BİN YIL DAHA...

Yazdır
Üst Kategori: Tüm Sayılar Kategori: Sayı: 23
Yayınlanma: Pazartesi, 13 Şubat 2012 Bircan ÜNVER, IşıkBinyılı.Org tarafından yazıldı.

IşıkBinyılı.Org'un 2000 yıIı logosu (tasarım: James Fisher)40 Yas Manifestosu - 1999
IşıkBinyılı.Org'un Doğuş Metni...

Bir UFO'luya...(Uzay'lıya...)

Doğada olağanüstü bir güç olduğuna inanıyorum ama anlamadığım ve çözemediğim şu; bu olağanüstü gücün, neden hep kumpaslar ve karanlıkları başat kıldığı...

 

 

 Tüm tarih ve politika, neredeyse bir entrikalar ve kumpaslar zincirinden oluşuyor. Neden yeryüzünde, her yüz yılda ve dönemde milyonlarca insan; en saldırgan vahşi liderleri tanrısallaştırıyor? Yoksa insanoğlunun ortak enerjisi, karanlık mı? 

Cahit Sıtkı'nın "Yaş Otuzbeş" adli şiiri; yaşa, zamana ve hayata bakışa, her yaş dönümünde ve her beş yılda; bir daha, yeniden bakabilmek için bir heykel gibi yerleşti yüreğime... 

"Yaş otuzbeş"i; şimdiye kadar gelinen noktadan, bundan sonrasına geçişte yeni bir evre, yeni bir başlangıç noktası olarak yorumlamıştım. 

Aradan beş yıl geçti ve şimdi yaş kırk... 

Yer, mekan, zaman ve yaşama biçimi anlamında bu süre içinde ciddi biçimsel değişimlerden geçmekteyiz... 

Hayatın nehri İstanbul yerine New York'a aktı, ikibuçuk yaşında olağanüstü bir oğlum yaşamıma katıldı ve Barış da, onsekiz yaşında, şimdiden çok gelecekte yaşayan, ve arkadaşsız yaşayamayan harika bir genç oldu. 

Bu görüntünün diğer yüzünde ise beyin/düşünsel ve yürek olarak; geçen yıllara tezat kendi sınırlarımı kontrol edemediğim bir boyutta sayısız proje ve düşünceleri yaşama geçirme derdine düştüm.

Tepemizde her zaman bir 'ne zaman' sorusu asılı durur boşlukta... 

Hiç kimse bize sormasa bile, biz kendimize sormaktayızdır. Peki ama ne zaman ve nasıl bitecek, başlanmış olanlar? 

Amacı ve varılmak istenen nokta neresidir?  

Ve ne zaman başlanacak diğer sayısız beyinde biriken ve ertelenmekte olan proje ve planlara. Hiçbiri akıldan geçen, sessiz düşünceler olarak unutulmaya bırakılamaz. Ki bu düşünceler, davranış ve yaşam ile ilişkileri yönlendiren temel eksenler gibi yerleşmiş beyne ve hücrelere. Artık değil yaşamın dayatmaları, kendime söz geçirecek gücüm yok. İçgüdüler aldı aklın ve yüreğin iç değirmenlerini, döndürüyor hiç durmaksızın...

Durum böylesine soyut ama sahibinin dahi söz geçiremediği bir yürek ve beyin olunca; hem kendi içinde hem de çevresi tarafından, işler çift yönlü çatallaşmakla birlikte, aynı zamanda görünmez soru sütunları ormanlaşıyor karşımda. NE ZAMAN?, NASIL?... NE ZAMAN?, NASIL?...

Bu yüzyıla tahammül edemediğim çoğu zaman, ilerideki bir yüzyıla ait olduğumu düşünmekte, buldum çözümü. Ve her boyuttan gelen 'ne zaman ve nasılları da reddederek, 'zaman yoktur' kavramının üzerinde durmayı seçiyorum. Rus sinema yönetmeni Tarkovsky, sinemayı 'zamanın heykelini yapma' sanatı olarak tanımlarken, "Sculpting in Time" adli kitabında, 'zaman yoktur' diyor. Zaten yeryüzünün zamanı, kozmos'un zaman diliminde çok minüskül kalıyor, dolayısıyla bizim ömürlerimiz de... 

Bu nedenle YIL ÜÇBİN KLÜBÜ'nün manifestosuna, yeryüzünün zaman ölçeğini protesto ederek de başlayabiliriz!!!

Hangimiz gerçekte tam olarak biliyoruz, kendi sınırlarımızın, zamanımızın nerede başlayıp bittiğini. Artık ortalama biyolojik ölçeklerden birşeye bakmak da anlamını yitirdi. Varsayalım ki, bin yıllık bir yaşamımız var. Hani dolu dizgin ölüme doğru koşmuyoruz! O zaman ne telaşa, ne de paniğe gerek var... Tüm varlığın ve sorumluluğun düşlerini, düşüncelerini biçimlendirmek, onun formasyonlarını bulmak ve en iyi ve etkili araçlarla biçimlere, anlatımlara dönüştürmek. Dolayısıyla, temel ve kültürel ihtiyaçlar ile sosyal baskıların hayatımızı ele geçirmesine izin vermemek. İnsanlar bunların girdabında şikayet ve mutsuzlukla milyarlarca hayat tüketiyorlar ve sonuçta da sorunu şimdiye dek kökten hiçbir ülke ya da toplum çözmüş de değil!!!

O zaman bu kadar insanın ortak sorunu ve dileği bu temel sorunların çözülmesi ise, ve bu hala çözülmemiş ve bu durum özellikle insanlığın yüzde yetmişinden fazlası için, amansız bir yaşama mücadelesini de kaçınılmaz kılmaktaysa, o halde ortada gözardı edilen çok vahim ve çok büyük yanlışlıklar var... 

Tüm insanlığın motorunu hızla ileriye çeken birkaç ön vagona rağmen, ve bu vagonlar globalizme doğru hız alırken, -ve belki de bir otuz yıla kalmadan 'makro-kozmizim'/evrenselleşme kavramını tartışır hale getirebilecekken-, nasıl oluyor da aynı tren, daha orta vagonlarına gelmeden, Orta Çağ'a doğru, aynı anda geriye doğru hızla yolculuk ediyor. Durum iki başlı canavarın ve iki farklı yöne doğru zıt güçlerin çekim ve çatışma alanına dönüşünce, yeryüzü zamanından uzay zamanına geçiş sürekli bir engellenmeyle karşı karşıya kalıyor.

Hiçbir politikacının ya da sistemin tüm ağırlığıyla devam eden temel sorunları tek başına ne çözecek gücü var ne de gerçekten bunu çözmek isteği. Dünya sahnesine bir saniyelik bir bakış bile yeter, yansıtmaya bu gerçeği... O zaman bırakalım yaşamın dayatmalarını, çünkü biz girdikçe o çemberin içine, kırkbin kez sarmalanıyor ve mevcut mekanizmaların ya bir civatası haline geliyoruz ya da tamamen dışında bir endüstri atığı! 

İşte bu yüzden doğal yaşam sürecinin dayatmasını da, bir binyıl daha yaşayacakmış gibi projelerle devam etmek koşuluyla, bilinçle gözardı edelim. "Hiç ölmeyecekmiş" gibi yaşama anlayışı, çılgınca değil, bilinçlice... Gelmekte olan gelecektir nasılsa... Aynı zamanda tüm dayatmaları protesto ederek, bugünden itibaren, gerçeküstü ya da değil, bundan böyle en az BİN YILLIK bir yaşam talep ediyorum. Kimsenin böyle birşeyi sunmasını da elbette ummuyorum. Bu talebi, yeryüzünden beklentilerim ve yapmayı düsündüklerimi gerçekleştirme eylemi olarak, dile getiriyorum. 

Elbette konunun biyolojik ve doğal dayatma boyutu, yeryüzü verileri esas alındığında, düşünsel bir oyun olmaktan öteye gitmez. Tüm bunların 'uçuk, kaçık, saçma-sapan, kanıtlanamaz, somutlanamaz' sözler ve sözcükler yığını olarak değerlendirilme riski ise çok yüksek... Hatta, 'aklını kaçırmış' ya da 'aklını takmış' gibi tanımlar da gündeme gelebilir. Onsekiz yaşındaki oğlum Barış dahil, bir kaç arkadaşım, "Neden bin yıl yaşamak isteyeceksin ki... Bilmiyorum ben ister miydim?", ya da "Ben o kadar yaşamak istemezdim" gibi tepkiler alıyorum. Arkadaşım Carie, "ikiyüzyıl bana yeter" diyor. Bir tiyatrocu arkadaşım müthiş öfkelenmişti, bundan beşyıl önce. "Ne buluyorsun ki bu hayatta da, binyıl yaşamak istiyorsun? Yetmiş yıl bile çok!" Sonra öfkesini, ortak bir arkadaşımızla iletti ve bir daha da hiç aramadı.

Dün evde (2 Mayıs) kayınbiraderime bugün kırk yaşıma girdim ama bin yıl yaşamak istiyorum. Sinirleniyorum bu kırk yaş anlayışının getirdiği sınırlamalar ve beklentilere; deyince, 'niye telaş ediyorsun ki, önünde bir altmışmilyon yıl var gidecek", deyince çok mutlu oldum... Neyse ki BİN YIL o kadar da gerçekleşemez bir dilek değilmiş!!! 

Biz önce BİN YIL'I çözelim. 

Öncelikle, çocuklarımla, tüm dostlarımla, sevdiklerimle ve ilişkili olduğum tüm nesnelerle bir bin yıllık bağım olsun istiyorum. Buna cesaret edemeyen, yorucu bulan, istemeyen ya da değmez bulanlara da saygım var elbet... Özellikle bu düş ya da düşüncelerden hoşlananlarla da, YIL ÜÇBİN KLÜBÜ'nü kurmayı planlıyorum. Bu aynı zamanda, 'gençliğin onsekizinde intiharı' seçtiği ve bu düşünceyi klanlaştırıp tüm dünyaya hızlıca yaydığı bir dönemde, alternatif bir klan önerisi de...

En azından şunu gerçekleştirebiliriz. İnternet'te YIL ÜÇBİN adlı bir dergi ve bu dergide herbirimizin yıl üçbinden beklentileri, nasıl bir yaşamın olacağının varsayımları ile kadın-erkek ilişkileri, anne-çocuk, baba-çocuk, iş-işveren, kira-evsahibi, geçim-hayat, yaşadığımız mekanlar, kullandığımız araçların neler ve nasıl olacağı varsayımları üzerine kurulu bir dergicilik anlayışı...  

Diğer bir söyleyişle, başka gezegenlerle dünyanın ilişkileri üzerine bir dergicilik anlayışı...  Örneğin: Uzaylılarla, dünyalılar arasında aşklar ve evlilikler olmaya başlayınca, ne tür bir dil ve iletişim aracı/ları etkin olabilecek?. O zaman İngilizce bile küçük bir köyde konuşulan dile dönüşebilir... Kitapla, müzikle, sanatla, bilimle alışverişimiz ve kendimize öyle bir yaşam diliminde, nasıl bir rol edinmek isteyeceğimizin imajınasyonlarını, düşünsel üretime dönüştürmek... İnternet'i gerçek anlamda bir 'sanal gezegen' olarak değerlendirebilir ve kendimize ait YIL ÜÇBİN adlı bir gezegen yaratabiliriz. Buluşma mekanımız İnternet.

Böylece, uyanıkken düş görmeye davet ediyorum tüm dost ve arkadaşlarımı. Hiçbir ilaca, alkole ihtiyaç duymadan... Şöyle ya da böyle toplumlar sürekli ya bir beyin yıkanmasından ya da bir uyuşturulma sürecinden geçiyor. Başkasının değil, bizim seçtiğimiz bir uyuşma evresine geçelim ve bu evrede herşeyi yeniden biçimlendirelim... Bunun sonuçlarının, uyanıkken, 'uyutulmuş' olmaktan çok daha etkili olabileceğine hiç kuşku yok.

Bu yazı, saçmalamanın sınırlarını ne kadar zorlayabilirimin de bir denemesi olabilir... Hoşgörün...

Yaşlar neler getirdi, neler götürüyor... İçine girilen yaşın merkezinden yasama anlayışımı, beklentilerimin uzantılarını yazı aracılığıyla tanımlayabilmek, beynimde ve yüreğimde bu anlamda bir geziye çıkmak, daha önce atlamış olunanları yakalamak umudu ve yeniden içine almak arzusu, bu denemeyi yazmanın motor gücü... Her beş yılda bir yaş ve zaman kavramlarıyla bir hesaplaşmanın, denemesi...

Şimdi yaş kırk...

Yaş kavramını sorgulamamın çıkış kaynağı Cahit Sıtkı Tarancı. Bu anlamda ki bir ilk yazıyı beş yıl önce yazmış ve ona ithaf etmiştim. Bu yazıyı ise varlığını bildiğimiz ama henüz sırlarını çözemediğimiz, UFO'lu (veya Uzaylı) olarak tanımlanan, bir uzaylı bilinmeyen yaratığa ithaf ediyorum.  

Yeryüzünde gerçek biyolojik ve ruhsal değişimin uzaydaki bu yaratıklardan yeryüzüne geleceği ve yeryüzünü tümden değiştireceği sezgisiyle... 

Bunun pratik bir beklentisi de var. Onların 500 yıllık bir yaşam süreleri olduğu iddiası... Bu noktaya geri döneceğim.

Geçen yaz İstanbul'da, dindiremediğim kabaran öfkelerime, yaşam ve sistemdeki hatta daha genelde yeryüzündeki kör tıkanmaların vardığı nokta, düşsel ve düşünsel kaçış yollarının kapısını sonuna kadar açtı... Kör tıkanmaların, karanlığın günü gasp etmesinin, neredeyse kültürümüzün, kültürlerin doğal, sorgusuz kabul edilen ölçüleri haline gelmesi... Bir birey olarak da, bunu değiştirmeye gücün yetmeyeceğinin bilinci ve öfkesi... Aynı zamanda, bugünden itibaren bir bin yıl sonrasını ya da üçbin yılını görmek ve o çağı yaşamak için duyulan müthiş bir özlem ve dilek...

Üçbin yılında yaşamak ve var olmak idealini taşıyan bu klübe, üye olmaya hala tereddüt mü ediyorsunuz? 

Üçbin yılında yaşamı, insanlığın geldiği boyutları bugün ile kıyaslama olanağı olabilsin, düşlemez misiniz? 

Bu GEÇMİŞİ DEĞİL, GELECEĞİ DÜŞLEMEYE BİR ÇAĞRIDIR DA... 

Geçmiş bir tekrardan ibarettir, geleceğin de geçmişin tekrarlarının ve o tekrarların tekrarlarının toplamının olmadığını görmek. Üçbin yılında; atom bombası, nükleer silah, tabanca, her türlü saldırı, insanı öldürmek için kullanılabilecek araçların; tarih öncesi alet ve yaşam anlayışları kategorisinde değerlendirildiği 'vahşi insanlar ve savaş teknolojileri müzesinde' yer alacağını düşlemek... 

Yeryüzü diğer gezegenlerle birleşsinler; küreselleşme denen kavram, 'makro-kozmozizme/evrenselleşme'ye dönüşsün. Maskeli büyük yalanlar ve sahtekarlıklar ile herşeyin ya siyasal güç/para, doğal kaynak ya da toprak için kurgulandığı bir sahnede, figüran olarak varlığımızı sürdürmeyi protesto etmek. Bu pasif bir protestodan ibaret değil. Sahnenin içinde yer alarak, ama sahnedekilerle birlikte eşgüdümlü davranmayarak... Sahneden çekilmek yok!

Eğer biz bütün insanlığın bugüne uzandığı son toplam isek, bu anlayışla zaten endişe etmeye hiç gerek yok, o zaman da üçbin yılındaki son toplamda birarada bulunacağız, demektir. Ama bir farkla... Uzaylılar, aile üyelerimizden birileri olarak... Diğer gezegenler de, uzay gemileriyle gideceğimiz diğer ülkeler gibi... 

Uzaydaki akrabalarımızı ziyaret etmek ya da başka bir gezegene yerleşmek, günümüzde başka bir ülkeye yerleşmekten çok daha kolay olacak... Ve ciddi bir biyolojik ve ruhsal değişimlerden geçmiş olacağız. Sezgilerin en keskin olanı yaşam süresi üzerine ve bu bir sorun olmaktan çıkacak. Belki beşyüz yıl belki binyıl olarak. Ancak genler, ruhsal ve beyinsel yapının getireceği temel değişimler, biçimleri ve canlıların birbiriyle ilişkilerinin varacağı boyutları sezmek çok daha güç. Amacımız buna benzer konularda hayal gücümüzün sınırlarında dolaşarak ya da düşsel bir oyun olarak, varsayımlarda bulunmak...

Doğada olağanüstü bir güç olduğuna inanıyorum ama anlamadığım ve çözemediğim şu; bu olağanüstü gücün, neden hep kumpaslar ve karanlıkları başat kıldığı... Tüm tarih ve politika, neredeyse bir entrikalar ve kumpaslar zincirinden oluşuyor. Neden yeryüzünde, her yüz yılda ve dönemde milyonlarca insan; en saldırgan vahşi liderleri tanrısallaştırıyor? Yoksa insanoğlunun ortak enerjisi, karanlık mı? 

Sinema, televizyon, bilgisayar oyunları ve binbir çeşit eğlence türüyle, şiddetin vahşetin dozunun tavana vurması ve ortaokullara, liselere inen organize bir vahşetin-saldırısının başlaması bir rastlantı mı? Bir tarafta yerel savaşlar pompalanırken, bir yanda ikiyüzmilyondan fazla silahın serbestçe satılıp alındığı, demokratik ve bireysel haklar adı altında, insanın insanı özgürce öldürebildiği ülkeler... 'Öldürme Özgürlüğünün', ne yazık ki şu ya da bu biçimde, tüm sistemlerin ortak gücünü oluşturması...

Oysa bir bin yıl yaşarsak; bu kötülüklere, önüne geçilmez dozdaki şiddet eylemleri ve savaş senaryolarına son verecek tohumları ekebiliriz. Böylece onları da filizlendirmeye ve yeşertmeye çalışmak için yeteri kadar zamanımız olacaktır...

Ve bunu sıradan bir dilekmiş gibi her saniye, her fırsatta dile getirelim. Hani birşeyi kırk kez söylerseniz, olurmuş, atasözünün bilinçaltını, bilinçyüzeyine çıkararak; sanki ne kadar çok dile getirir, işlersek bu dileği, bu düşünceyi, belki gerçekleşme olasılığı da artabilir, umuduyla...

Bu dile getirmelerden biri de geçen yaz, çok değerli dostlarım Emre ve Emire Konuk'larla birlikte olduğumuz bir akşamdı. O akşam 'bin yıl yaşamak istiyorum' düşüncesini, yapmayı istediğim projelere zamanın yetmeyeceği endişesiyle dile getirdiğimde, Emre Bey, bir UFO'lunun ömrünün 500 yıl olduğunu, belirtti. O zamandan beri bir UFO'lu/Uzaylı arıyorum.

Her ne kadar binyıl değilse de beşyüz yıla da, başlangıç için ikna olabilirim. O zaman birlikte bir teori geliştirmeye başladık. Belki bir Uzay'lıyla yaşanacak büyük bir aşkın sonucu; bitkiler örneği, aşılanabilir ve böylece yaşama süresi hem beşyüz yıla çıkar, hem de yarı-insan yarı-uzaylı olabiliriz! Hani masallardaki deniz kızları gibi... Ya da kaplumbağanın bir prens'e dönüşmesi benzeri... Yeryüzünü ziyaret ettiği söylenen tuhaf yaratıklar, ola ki olağanüstü yetenekli, akıllı ve güzel prenses ve prenslere dönüşecektir bir gün!

İşte o zaman, bu aşkla ve insan-uzay, yarı uzaylı çocuklarımızla, Adem'le Havva'nın insanlığı başlattığı teolojisi gibi, belki biz ve uzaylı prens ve prenseslerimizle yeryüzü ile uzayın evliliğini başlatabiliriz. Tüm evreni bir daha hiç geriye dönmeyecek ve birbirini tekrarlamayacak biçimde, bambaşka bir evreye taşıyabiliriz.

Bu düşünceler henüz Salvador Dali'nin resimlerinden daha sürrealist değil. Elbet kanıtlayamadıklarımız, kanıtlayabildiklerimizden daha gerçek. Ayrıca insanoğlunun ciddi bir biyolojik ve ruhsal değişimden geçmesi zorunlu, kaçınılmaz. Yoksa bir otuzbinyıldır devam eden insanlık trajedisi, evrimleşmesini çoktan tamamlamış olurdu. Bunun da kısa zamanda çözülebilmesinin tek bir temel koşulu var. Temel ihtiyaçların giderilmesinin, yeryüzündeki tüm sistemler tarafından idealize edilip, küresel bir çözüm üretilip, uygulanması halinde. Böyle olmadığı içindir ki, insanlık bunca geçen yüzyıla rağmen ne Klasik Yunan'ın "ideal insan"ı ne de Niethsche'nin "üstün insan" önermelerini, yaygın olarak gerçekleştiremedi. Ve Marx'ın sosyalizm teorisi de, mevcut çerçevede güme gitti. Umut yine 'evrenselleşme'nin özünü, insan-uzay'lıların sevgi temelleri üzerine kurdukları yaşamda, yaratıcı bir anlayışla, sevilen bir meslekte ve onun en iyi ve en güzel biçimde üretilmesindedir.... Ve bu üretimin de tüm evrenin hizmetine ortak bir değer olarak sunulmasında olacaktır...

Stephen Hawking'in bio-insan teorisi ve uzaylılar ile yaşanacak büyük aşk, bu aşkların çocuklarının insanlığı değiştireceği varsayımı bir noktada buluşuyor gibi. Hawkings'in teorisine göre, 200 ile 400 yıl arasında, insanlık çok ciddi biyolojik-fiziksel, beyinsel ve ruhsal bir değişimden geçecek. Belki artık anılarımız olmayacak. Belki kıskançlık, intikam, kin duyguları olmayacak. Bu belki de bir anlamda, tüm geçmişin ve tarihin ağırlığını sırtımızdan ve hücrelerimizden tümüyle fırlatıp atacağımız anlamına da gelebilir. Bu da bizim geçmişe dönük tökezlenen ayaklarımızı ve aklımızı kurtarır da, uzayın boşluklarına doğru dev adımlar atmamızı sağlar. 

Bir yoruma göre, bir Uzaylı'nın/UFO'nun insanoğlundan sevgi anlayışında ayrılan tek farkı şuymuş: İnsan, sevince karşılık beklermiş, uzaylı sevince karşılıksız ve sonsuza kadar severmiş... İşte bazen sadece bu nedenle, insanlık bir an önce Uzaylılarla aşk ilişkilerine girmeli. Sevince karşılıksız ve sonsuza kadar, sevmesini öğrenebilmesi için.

Sizler de Üçbin Yıl'ı kutlamalarına katılmak istemez misiniz? Üçbin yılında, yeryüzü ne durumda, diğer gezegen ve yaratıklarla ilişkilerimiz nasıl olacak, merak etmiyor musunuz? 

Etmiyorsanız bile böyle düşünmenin pratik bir yararı da var... Günlük yaşamda, sistemde tahammül edemediğiniz herşeye böyle bir boyuttan bakınca, tahammül etme gücünüz artıyor ya da kendinizce bir düşsel dünyada yaşıyorsunuz... Bu bir kaçış belki de bir çıkış yoludur da...

Fizikçi Seth Shostak, "Stephen Hawking''in Evreni" adli belgeselde,"Bugünün düşünülemeyeni, yarının geleneği" diyor. İnsanın aklından geçen herşeyin evrende mutlak bir karşılığı vardır, bugün gerçeküstü ya da saçmalamanın sınırlarını aşıyor gibi gelen düşünceler, ergeç kendi bilimsel formül ve açıklamalarıyla gün ışığına çıkacaktır. Dolayısıyla, bu düşüncelerin izinde giderek, Mısır Uygarlığı'nın da üçbin yılında yeniden dirileceğine inanıyorum, çünkü onlar bunu üçbin yıl önce düşlemişler, planlamışlar ve ölülerini bunun için mumyalamışlar. Üçbin yılı, Mısır Uygarlığının, Antik Yunan'ın yeniden canlandığı ve aynı zamanda yeryüzünün de başka gezegenlerle birleştiği, bütünleştiği bir binyıl olacak... 

VE HOŞGELDİK YIL ÜÇBİNE... 

(New York, 28 Nisan -3 Mayıs 1999)

 - . - 

Not: Derginin adı, Yıl 3000'den, Işık Binyılı/The Light Millennium'a değişti. Deneme'nin ilk adına "DAHA..." kelimesi ilave edildi. Ayrıca yukarıdaki metinde kısaltma ve bazı düzeltmeler yapıldı. New York, Ocak 2000.


23.ncü sayı için AÇIKLAMA: 
1) Yukarıdaki kişisel deneme-manifesto, aynı zamanda "Light Millennium" ve "Işık Binyılı"nın da doğuş metinleri olmuştur. İlk kez e-postayla Mayıs'in ilk haftası 40 kişilik bir gruba gönderilmiştir.  Web'te "alan ismi" alma esnasında yapılan sorgulamalardan, "thirdmillennium"un alınmış olması nedeniyle, 27 Temmuz 1999 tarihinde ve o anda spontane düşünerek ve "Hitit Güneşi" idolünden ve Milan Kundera'nın "Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği" kitabından ilhamla hem "güneş"ten alınan "ışık ve enerji"nin hayatın-yaşamın özü ve taa kendisi oluşu hem de hayatın omuzlarımıza, doğuşumuzla birlikte yüklediği hamallıklar-ağırlıklar ve önümüze çıkan engellere karşın, "light"ın İngilizce'deki ikinci anlamı olan "hafif" kavramını seçerek, "tüm ağırlıklardan - yüklerden ve hamallıklardan hafifleyeceğimiz, karanlıkların aydınlığa çıkacağı bir bin yıla özlem" ile "Lightmillennium.Org" adı da yine 27 Temmuz 1999 tarihinde alınmıştır. 

Bu nedenle, "Işık Binyılı" adı, hiç bir din'i görüş, kurum veya kişiyle ilgisi yoktur ve doğrudan, "Light Millennium"un İngilizce'ye çevrilmesidir. Ayrıca, bu Manifesto'nun taşıdığı öz ve verdiği güç-enerjiyle, Ağustos 1999'ta, "Light Millennium" ve "Işık Binyılı" aynı alan adı altında Türkçe ve İngilizce olarak "Tanıtım" sayısıyla Internet üzerinden tanıtılmıştır.  http://www.lightmillennium.org/intro99fol/index2.html

2) Bu Manifesto, Lightmillennium.Org bünyesinde ve Işık Binyılı altında Ocak 2000 sayısında Türkçe olarak yayınlanmıştır <http://www.lightmillennium.org/january/bumanifesto.htm>. Işıkbinyılı.Org'un 23.ncü sayısı için ise Türkçe karakterlere dönüştürülmüştür. Bu versiyonda, "UFO'lu ya kimi yerlerde Uzaylı kelimesi eklenmiş veya sadece Uzaylı olarak kullanılmıştır.  Ayrıca, minüskül birkaç müdahele yapılmıştır. - Bircan Ünver

©IşıkBinyılı.Org - http://www.isikbinyili.org - 12 Şubat 2012, Queens, New York. 

Yorumlar (0)

500 karakter kaldı.

Cancel or