yelinTable 'lightmil_pelin.issues' doesn't exist Işık Binyılı | Sayı No:
   

Grafik: Pelin Bali

Yazı

ÇOBAN KIZ

m. Çevik ARIKAN

Çoban Yıldızı’ma* ve Selçuk Hatun’a

“Yıldızları saymak değil, onlara bakarak hayaller kurmak istiyorum. Ama şehrin ışıkları öyle parlak öyle göz alıcı ki, yıldızlar nerede?” - Çoban kız



Çoban kız ile ilk karşılaştığında mevsimlerden yaz, aylardan Ağustos, günlerden de Pazardı. Onu hiç beklemediği bir anda karşısında buluvermişti. Onun güzel ama hüzünlü yüzüne, kat kat omuzlarına dökülen dalgalı kınalı saçlarına, çakmak çakmak meraklı ve kocaman gözlerine bakakalmıştı. Aslında daha önce gerçek bir çoban kız ile hiç karşılaşmamıştı. Yeryüzünde var olduklarını zaman zaman düşünmüştü oysa. Çoban kız olmak kolay olmasa gerek derdi hep içinden. Bu zor meslekte de kızlar daha çok zorluk çekerler. En çok da saçları yüzünden sıkıntı duyuyor olmalılar. Bir yerlerde okumuştu**, bir çoban kız varmış, saçlarını hep gizlermiş. Onun gibiler yanlışlıkla başlarındaki bereyi, bir çeşme başında su içerlerken düşürecek olsalar o güzelim saçları dökülüverirmiş omuzlarından aşağılara da görenler anlarmış onların çoban değil, aslında kız olduklarını. Bu durum nasıl bir tehlike yaratır çoban kızların hayatında? Kim bir çoban kızla karşılaşmak ister? Ona ilk ne sorar insan? O gün onun gördüğü çoban kızın saçlarından tasası yok gibi görünüyordu hiç. Ya saçlarını umursamıyor ya da bambaşka bir alemde çobanlık yapıyordu. Elinde bir değnek tutuyordu bütün çobanların yaptığı gibi, demek ki kavalı yoktu. Keşke elinde bir kavalı olsaydı ve sadece bu yüzden çobanlık yapsaydı ve çok iyi kaval çalsaydı. Öylesine yanık yanık, öylesine derinden üfleseydi ki kavala, bütün dağ susup onu dinleseydi. Ne çalardı acaba?

“Aşkın aldı benden beni, bana seni gerek seni,
Ben yanarım dünü günü bana seni gerek seni,
Ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim,
Aşkın ile avunurum, bana seni gerek seni” deseydi keşke.

Eğer kaval çalsaydı çoban kız ne anlatır, kime anlatırdı? Kuzuları, koyunları, keçileri dinler miydi onun sesini? Durup onlar da iç çekerler miydi? Oturup biraz düşünürler miydi bu çoban kızın ne derdi var, sırrı ne diye? Çobanlık yaptığı yetmiyormuş gibi ya bir de bu sesle için için yanıyorsa? Dağ başlarında onca uzakta insanlardan, sadece ve sadece kuş, çekirge sesleri ile, uçuşan böcekler, kanat çırpan kelebekler, mis kokulu kır çiçekleri, yabani böğürtlenler, güller, alıçlar arasında iyi de, yılanlar da vardır dağların başında, vahşi kurtlar da. Hem rüzgar bazen yel esip geçer, bazen de bir estimi alır getirir yıldırımları şimşekleri ve saklanacak yer bulamaz insan. Ama mutlaka biliyordur bu çoban kız o zaman ne yapacağını, sürüsünü nasıl koruyacağını. İyi ama günün bir de gecesi olmalı. Geceleri nerede yatar ki bu çoban kız? Uyumuyor, çekirge, baykuş sesleri dinliyor ve yıldızları sayıyordur. Sayıyor sayıyordur da işin içinden çıkamıyordur. Eminim yıldızları saymak fikri onun değildir. O yıldızları görmeyi ve hayaller kurmayı daha çok seviyor olmalı.

Çoban kız onunla hiç konuşmuyordu. Öylesine bir aradalar ama öylesine birbirlerinden uzaktaydılar ki... Ona sormak, öğrenmek istediği herşey, bütün sorular dilinin ucundaydı. Nasıl başlayacağını onu nasıl konuşmaya razı edeceğini düşünmeye başladı. Bir çoban kızın ne derdi, ne sırrı olur ki? Ne anlatır dinleyene? Anlatır mı hiç?
“E çoban kız söyle bana kaç yaşındasın? Kaç tane koyunun, keçin var? Kaçı kuzu, kaçı koyun? Kaçı erkek, kaçı dişi bunların? Kaça bu kuzular?” Birden sanki çoban kız bu son soruda cevap verir gibi geldi:

“Kuzular satılık değil!”

Ama insan neden kuzu, koyun yetiştirir de onları satmayı istemez? Bu kuzular da koyunlar da ne için? Hep dağda bayırda onlarla dolaşıp otlatıp sonra da okşayıp sevelim diye mi? Hiç olacak bir iş değil. Hepsini tek tek saymalı, beslemeli, yünlerini kırkmalı, sütlerini sağmalı sonra da etlerinden, kemiklerinden, derilerinden daha olmadı içlerinden bile yararlanmalı insan. Bu çoban kız ne anlar paradan? Kuzular satılık değilmiş. Ne yapacak peki bu kuzularla? Onları ölünceye kadar besleyecek olsak yer gök kuzu koyun dolar. Hem sonra biz ne yiyeceğiz? Kuzu eti gibi lezzetlisi var mı? Bu çoban kız şimdi kuzularına kaval çalacak olsa; “Hayat ne güzel, dünya ne güzel, yaşamak ne güzel mi” diyor? Bu kuzular, koyunlar, keçiler dünyadan habersiz, öyle masum, öyle sevimli onun peşinden gide dursunlar bakalım. Nereye kadar gidebilirler ki? Kurtlardan kurtulsalar, kasaptan kurtulamaz bunlar. Çoban kız ne iş yaptığını bilmez mi de “kuzular satılık değil!” dedi? Bu kuzular koyunlar kendisinin mi acaba? Bunları nasıl satın aldı, nereden buldu ki? Satın alacak parası var mı acaba?
“Kaç paran var çoban kız? Para saymayı biliyor musun? Para kazanmayı biliyor mu sun? Söyle bakalım eğer bu baktığın beslediğin kuzular satılık değilse nasıl para kazanacaksın? Hem bu dağlarda bedavaya dolaşmak mümkün mü? Sana sormazlar mı, buralar bizim ormanlar, dağlar, buralarda sürü otlatmak yasak demezler mi? Elalemin ormanında ne işin var? Senin kendi dağın, ormanın yok mu? Yoksa birileri şöyle mi soruyordur: “Where are you from? Is this your land?” Oysa çoban kız kendi sessizliğine gömülmüştü, bu soruları dinlemiyordu bile...

Hiç anlaşılır gibi değildi. Onun belki de sahip olmakla*** bir ilgisi yoktu hiç. Kuzularının, koyunlarının, keçilerinin bile bu kuraldan haberleri vardı. Onlar bile çoban kızın arkasından sadece ve sadece onu sevdikleri için gidiyorlardı. Belki de çalacak olsa, bir kaval sesi yüzünden onu öylece nereye giderse takip ediyorlardı. Belki çoban kız onlara demişti;
“Gelmeyin peşimden, benim nereye gideceğim, ne yapacağım belli olmaz, her yerde başkaları var, bütün dağlar, ormanlar artık satın alınmış, belki bir gün beni de... “ ama anlatamamıştı yeterince; kuzular da koyunlar, keçiler de onun peşindeydiler hala. Belki de anlamışlardı başlarına neler gelebileceğini ama çoban kızı yanlız bırakmak istememişlerdi. Onunla beraber olsun da ne olursa olsun diyerek sürdürüyorlardı yaşamlarını hala, o dağ senin bu dağ benim... Kaçak bir çoban kız olmalı bu! Sürüsünü de o dağ senin bu dağ benim kaçırıyor olmalı? Bir derdi, bir sırrı olmalı. Kimden nereden kaçıyor bu çoban kız? Ne arıyor?

Çoban kızın aradığı bir doğru insandı! Nerede bulunur? Nasıl birisidir? Belki de koyun sevgisi olan bir adam arıyordur. Bir haberde**** okumuştu. Artık evlerin duvarlarında süs olarak bile silahların asılı olmadığı bir köyde, bir köylü adam koyunlarından birisini öyle sevmiş öyle sevmiş ki kesmeye kıyamamış. Daha da ileri giderek onunla konuşur olmuş, derdini anlatmış. Koyunu da onu öyle sevmiş öyle sevmiş ki nereye gitse adamının peşinden ayrılamaz olmuş. Ama adam bu ya, kahveye gidip arkadaşları ile de konuşmak, bir yudum kahve içmek istermiş. Koyununu bırakıp kahveye gidemez olunca sorununu nasıl çözmüş dersiniz? Artık kahveye koyunu ile gitmeye başlamasın mı? Köyde o ilk defa kahveye doğru, arkasında koyunu, tıpış tıpış yürürlerken herkes durup bakakalmış. Adam biraz mahcup ama koyunu ile de gizli bir gurur duyarak yürümüş, kahveye girmiş, arkasından da koyunu. Bir masaya oturmuşlar. Kahve ısmarlamışlar. Kahvedeki sessizlik bu sırada bozulmuş ve herkes işin aslını anlamaya başlamış, onlar da kendilerine hem şaşmışlar hem de garip bir sevinç duyarak bu doğru adam ile akıllı koyununu pek sevmişler. Keşke herkes bu kadar doğru, bu kadar yürekli olsa, silahsız da yaşanabileceğini anlasa ve bir koyunu bile sevebilmenin tadına varsa. Kimbilir belki de çoban kız bu adamların diyarında sürüsünü kurtarabilir savaştan, sevgisizlikten.

O gün çoban kızın güzel yüzünde, gözlerinde görülen hüznün nedeni bu muydu acaba? Bir ara onun gösterdiği yere doğru baktığında yaptığı keşifti belki de bu hüznün nedeni. Burası bir çalışma odasıydı. Her yerde bir çalışma odasında olabilecek cinsten eşyalar vardı. Bir masa, bir bilgisayar, etrafta dağılmış halde duran kağıtlar, kitaplar, sağda solda kalemler... Bu oda hiç de bir çoban kıza aitmiş gibi değildi. Çoban kızlar okuma yazma bile bilmezler. Hem okuyup öğrenip ne yapacaklar? Sürülerini kurtaramadıktan sonra? Sanki okumak yazmak herşeye deva gibi? Bir çoban kız okula gitse ne olur, gitmese ne olur, yine de kendisini kurtaramadıktan sonra? Hayatını kazanamadıktan sonra? Hayatı kazanmak kolay mı? Oku oku yaz yaz bitmez. Sonunda el kalem olur insan da bir yerden bir yere bile gidemeyiverir. Artık dağlarda hüküm sürmüyor insan. Dev gibi, insanın gördüğü yerde kendisini sinek gibi küçücük hissettiği binalar var. Arabalar var. Bu binalarda yaşamak, o upuzun asvalt yollarda arabalar ile gidip gelmek var. Cayır cayır benzin yakmak kolay mı? Ya bozulan arabaları tamir etmek? Gel de çoban kız olmak isteme? Okuyunca da bunlar var işte. Bir çoban kızın okuya okuya ulaşabileceği yeri, ne yapmak istediğini iyice bir düşünüp taşınması gerek. Önce kendisini kurtarması gerek. Özgür kalabilmeli çoban kız! Özgürlük okuyarak kazanılır mı? Nedir özgürlük dedikleri? Bir çalışma masasının başında oturup düşünmek, özgürce içinden gelenleri yazabilmek mi? Çoban kız belki de konuşarak söyleyemediklerini böyle bir odada yazmak istiyordu da böyle bir odası bile yoktu belki, hüznü bundandı. Peki ama bu oda kime aitti?

Çalışma odasında başka birşey daha dikkatini ilk anda çekivermişti: Sazlar! Duvarlar birbirinden değişik, dünyanın en eski kıtalarından toplanıp getirilmiş gibi duran sazlarla doluydu. Telli telli, nefesli, vurmalı çeşit çeşit, yan yana çivilere asılmışlardı. Sanki insan eline alınmayalı yüzyıllar olmuş gibiydi. Üzerleri, nedeni anlaşılmayan bir külle örtülmüştü. Kimisinin at kılından bir zamanlar güzelim sesler çıkaran telleri kopmuş, sağa sola sarkmış, kimisi üflenmeyeli tıkanıp kalmışdı. Bu sazların burada ne işleri var? Nasıl buraya kadar gelebilmiş bunlar? Kimler hangi ağaçları oymuşlar, ellerinin hünerlerini yürekleri ile birleştirmişler ve nasıl ilk defa çalmışlardı onları kimbilir? Sonra hangi şarkılarla türkülerle beraber dolaşmışlardı şehir şehir, kasaba kasaba, köy köy, ülke ülke? Kimler dinlemişti bu sazları, sözleri? Ne söylemişlerdi? Peki, şimdi ne olmuştu da bu sazlar böylece susuvermişlerdi? Bu durum ölmekten de beterdi. Ölseler toprağın altında yeniden hayat bulurlardı belki. Böyle sanki o eski ihtişamları hala varmış gibi, ama terkedilmişlik yüzünden darmadağınık kalmak çok acı veriyordu. Bir saz bile bu acıyı hisseder de acısını çoban kızına duyurur. Demek ki çoban kız bu sazların eski halini biliyordu. Onları kimbilir kaç kere dolandığı dağlardan gelip geçen aşıkların elinde görmüştü. Her birisini gönül kulağı ile eğilmiş de dinlemişti. Hepsi de en çok ne demişti:

“Aştır sözün özü, aşktır sözün özü, aştır sözün özü, aştır sözün özü mü?”

Anlatsa ya bu hikayeleri bizim çoban kız? Bir derdi, bir sırrı olmalı onun. Bir gizli dünyası. Bir alem, bir cümbüş yaratmalı bu sazlarla. Her biri bir ustanın elinde yeniden çalmalı sazlar, hep birden çalmalılar, bütün dünya duymalı, hayat bulmalı, barışa kavuşmalı! Hiç birşey gizli kalmamalı, bütün sırları anlatmalı, herşey herşeyle beraber yaşamalı, iç içe iyilikle kötülük, güzellikle çirkinlik, fakirlikle zenginlik, yanlızlıkla kalabalık, doğrulukla yanlışlık, yaşlılıkla gençlik, yaşam ile ölüm! Ama iyilikle kötülükten iyilik baskın gelmeli, güzele güzel, çirkine çirkin dememeli, fakirlikte zenginliği, zenginlikteki fakirliği de görmeli, yalnızken başı kalabalık, kalabalıkta yalnız kalabilmeli insan. Hep doğru hep yanlış olmamalı, yanlış yapa yapa doğruyu bulmalı, gençken gençlikten, yaşlıyken yaşlılıktan hoşlanmalı, yaşamı iyi yaşayıp ölümü hak etmeli insan! Hep beraber iç içe sazlar eşliğinde. Ama bu çok zor. İnsan kolay kolay mutlu olamıyor. Güzelliğin, zenginliğin, gençliğin verdiklerini, çirkinlik, fakirlik, yaşlılık alıp götürüveriyor. Geriye kalan... Küller!

Geriye kalan belki bazen sadece bir resim! Öyle güzel öyle genç bir kadın ki... Çoban kız biliyor bu resmin kime ait olduğunu. O bu güzel resmin sahibini çok yakından görmüş. Genç ve güzel kadın, güzelliğinden emin olduğunda çektirmiş olmalı resmi. Bembeyaz tüller, dantellerden yapılmış bir elbisenin içinde şahane gerdanını çevreleyen inciler mi inci, gülümseyen küçük pembe ağzı içindeki dişler mi? O bir anmış işte! Herşey gibi o da bir anda yaşanmış bir güzellik. Sanki o güzeller güzeli bembeyaz tüller, dantellerden yapılmış, aslında alev alev bir yuvada kendisini yakan bir zümrüt-ü anka kuşu.

O bir anlar işte hayatımızı, bizi biz yapanlar... O nedenle demez mi masallar hep “bir varmış bir yokmuş” diye... Anlatılmaz mı hep o anılar? Nasıl unutulur? Nasıl insanın dili varır da ölmeden söylemez, adını anmaz, o güzel yüzü hatırlamaz olur? Nasıl vefasızlaşır insan! Kim bu güzel kadın? Nerede şimdi, kimlerle, ne yer ne içer, nasıl uyur geceleri? Üzerini kim örter, yorgun ayaklarına kim terliğini getirir, kim önüne bir tas çorba koyar, kim kapısını çalar, “Nasılsın? Bugün ne yaptın?” der? Bir vefasız adam sevmiş gerisinin ne önemi var? Bu acı insanı yakar, telleri kopmuş sazlar gibi kalır insan. Kimmiş bu hikayenin gerçek kahramanı? Başına neler gelmiş? Nereden gelip nereye gidermiş. O başı bulutlu doğru adamların hüküm sürdüğü dağlarını arıyan, sürüsünü dev binaların, arabaların, arasında kaybeden bir çoban kız! Üstelik okumuş yazmış bir kadın. Ama değil sürüsünü, kendisini bile kurtaramamış. Hayatını kazanamamış hala...

“Niye o kadar daldın?” diye sordu, orta yaşlı, sarışın, kısa saçlı kadın yanındaki zayıf, kınalı saçlarını örgü topuzunda gizlemiş daha genç olana; birlikte önünde durup baktıkları resmi göstererek: “Bu çoban kız resmini çok severim. Kimin yaptığı bile belli değil ama hep kendimi ben oymuşum gibi hissederim.” diye de devam etti. “Biliyor musunuz ben de birden bire bu resimdeki çoban kızıymışım gibi hissettiğimi söyleyecektim size” dedi genç olanı. Dönüp birbirlerine baktıklarında gözlerindeki aynı hüzünle karşılaştılar. Resimdeki çoban kızın ise elinde hala kaval yerine bir değnek, güzel bir yüzü, kat kat omuzlarına dökülen dalgalı kınalı saçları vardı. Çakmak çakmak meraklı ve kocaman gözleri ise hala herkesin göremediği o hüzün ve özlemle doluydu.


* Orhan Pamuk
** Cervantes –Don Kişot’dan
*** E Dergisi Uzak Mektuplar’dan
**** Türkiye’den bir gazete haberi

m. Çevik Arıkan
14 Ekim 2006

© Mart 2007, IşıkBinyılı

   Yazarın Diğer Yazıları
© IŞIK BİNYILI e-dergisi; The Light Millennium bunyesinde kamu yararına ve kamu tarafından desteklenen yayıncılık ilkesiyle, 17 Temmuz 2001 tarihinde, Bircan Unver tarafindan, New York'ta kurulmuştur. Vergiden muafiyet statusune (501, (c) (3) ise 17 Temmuz 2001 tarihinden gecerli olmak uzere hak kazanmıştır. Bu sitenin içeriği kurucularinin izni olmaksızın kopyalanamaz. Sitenin tum icerigi "The Light Millennium"a aittir. Uluslarası telif hakları kanunlarıyla korunmaktadır ve her hakkı saklıdır."
Genel Yayin Yonetmeni: Bircan Unver
The Light Millennium'un Ingilizce sitesinin cizgisinde; Tasarlayan ve Geliştiren Bali & Bali Works

Bali & Bali Works