yelinTable 'lightmil_pelin.issues' doesn't exist Işık Binyılı | Sayı No:
   

Bağlantılar:
Nesrin Özyaycı - Web Sitesi
Nesrin Özyaycı - Özgeçmiş

Deneme

ÇINAR ile ZAKKUM

Nesrin ÖZYAYCI

Yılların ağır gölgesi altında yaşadım çocukluğumu. Müzelik bir evden avluya inen iki ayrı merdivenlerden sıçraya sıçraya inip çıkışlarımı hatırlamaya çalışıyorum yıllar sonra. İkindi vaktinde, rahmetli Nazlı nenemin, salkım salkım üzüm veren asmalara diktiği torbalardan çaldığımız o yarı olmuş üzümlerin ham tadını damağımda taşıyarak yaşıyorum.

Az gören gözleriyle asmadaki üzümlere neden bez torbalar dikerdi ki nenem? Üşenmeden, birbirinden uzak dikiş izleriyle? Karşı konulan bir yasağın tadı vardı o üzümlerde. Üzümleri onların içinde konu komşuya göndermek için, çocuklarına saklamak için dikerdi bez torbaları. Bir de kuşlardan esirgemek için dikerdi tabii, biz kuşlardan. Serçeler gibiydik o yıllarda, zıp zıp.

Akşamüzeri yazlığı yıkar; yere yün minderler açardı nenem. Bir de nenemin o eski, rengarenk parçalardan kesip, yumak yapıp dokuttuğu kilimler vardı. Nasıl da yakışırdı o eski evlerin duygulu ahengine... Şimdilerde antik-shop’larda görürüm o kilimleri. Nasıl da bağırırdı o zamana karşı yıpranmamış gür sesiyle: “Üzümleri koparmayın, korukları kopartmayın!” diye. Bir yandan da kulağını dört açmış, akşam ajansını dinlerdi, o sandık büyüklüğündeki radyosundan. Yapardık yapacağımızı, dinlemezdik nenemi. Nacar dedem daha bonkördü galiba. “Ona kulak asmayın,” derdi, cam mavisi gözlerinden bize sevgiyle bakarak, “bildiğinizi yapın, anlamasın yeter ki...” derdi gözlerini kısarak, hınzır bir gülümsemeyle. Biz dedemin oyuncaklarıydık, desem daha yerinde olur sanırım.

Nenem ne sabırlı kadındı öyle, aksiydi de. Torunlarını toplardı etrafına ağustos sıcaklarında, asmalardaki koruklar kesilip ekşi yapılırken. Hiç sevmezdim böyle işleri, ama bizden başka kim toplayacaktı ki o iki yazlık dolusu koruğu? Topladığımız korukları yıkar, ayaklarımızın altında çiğner, suyunu çıkarırdık üzerlerinde hoplaya zıplaya. Neden yapardı bunu nenem, çarşıda limon mu yoktu sanki? Ama o kendi eliyle yaptığı salatalara, damlattığı iki damla koruk ekşisi ne lezzet katardı, pilavın yanında!.. Hafta sonları halam muhakkak bize gelmeliydi. Nenemle ekmek yapardı o geniş avluda. Halam iyi açardı yufkayı; açtığı yufkalar, koca tahtadan taşardı.

Nenemin yaşamı bir zevkti ona göre. Musluk suyu borudan geliyor, sıcak oluyor diye kuyudan isterdi suyu nenem. Kuyunun suyu buz gibi olurdu. Kuyu başına gidip su çekmeliydim; sonra da kalaylı, kulpu bakır tastan vermeliydim ona suyunu. Suyu maşrapaya doldurmalıydık, öyle cam kap falan sevmezdi nenem. Yeni doğmuş bebek boyundaki, dökme bakır, kalaylı, su dolu satıl hala gözlerimin önünde, sanki dedemin evinin penceresinde içi su dolu beni bekliyor hala, sırıtarak. Halen orada öylece duruyor mu yoksa? Satılın kulpuna bir zincirle iliştirilmiş kalaylı bir tas beklemekte bir yerlerde, ama nerede? Nerede o günler? O günler güzeldi yine de, sıcaktı.

Nazlı nenem, yaşama bağlı bir kadındı, her gününü doyasıya yaşardı. Mahalledeki düğün derneğin ilk davetlisiydi. Baş köşeye kurulur; dedemin aldığı çerezleri, evde kaynattığı yarısı nohutlu hediği, mevsime göre meyveleri çevresindeki, eşe dosta dağıtmaktan ayrı bir haz duyardı. Hamam sefaları geldi aklıma şimdi. Nenemin kızlarını, gelinini, torunlarının başını topladığı cümbür cümbüş çimmeler . Kaç gün önceden haber gönderirdi. Elimiz mahkum, gitmeliydik. Hamamda özel bir odayı doldururduk taşarcasına, bir sülale. Tutturmuştu ben evlenirken, illa da ‘gelin hamamı’ olsun diye. Gülerdim neneme, ne gereği var diye. İstemedim. Yapmadık. Ama halamın kızı Gülten’in gelin hamamını unutamam. Nenem dayatmıştı halama, illa olacak diye. Dansöz bile oynatmıştı göbek taşında, vallahi. Koca hamamı kapattırmıştı, torunu gelin gidiyor diye. Hamam düğün alanına dönmüştü. Erkek tarafı koyun kestirip yemek yaptırmıştı bir hamam dolusu kadına, çoluğa çocuğa. Büyük erkek kuzenlerim bile gelmişlerdi, hamamın kurallarını çiğneyerek. Nenem bu, emir büyük yerdendi. Hamama giderken de, öyle kendisi yemek falan yapmazdı ha... Dedeme verdiği yemek, meyve listesi eksiksiz gelmeliydi hamamcı kadına önceden. Çok zor beğenirdi dedemin alışverişini. Ne kavgalar ederdi dedemle, nerden buldun böyle çürük çarık meyve sebzeyi diye. Alışverişi kaç erkek iyi yapmakta ki? Kalede oturan hamam sahibi, falancanın karısı, yemeğin geldi diye seslenirdi. Peştamalıyla salınarak, cakasını sata sata gidip alırdı hamamcı kadından dedemin gönderdiği yemek paketlerini. Biz dokunamazdık önce. Hamamcıya, keseciye, yıkayıcıya, eşe dosta dağıtmalıydı ne var ne yoksa; sonra, geriye kalanları ortaya açardı kapandığımız odada. Kapışırdık adeta. “Aç gözlü olmayın,” derdi. Öyle, kuru yavan, etsiz de sevmezdi ayıptır söylemesi. Gülmeyi severdi en az torunları kadar. Yetmişli yaşlarda göçtü gitti, bir anda. Anneme de az çektirmedi hani, giderayak. Nenemi severdim, inanamazdım anneme yaptıklarına. İnsan nasıl bu kadar acımasız olur, diye düşünür dururdum. Yalan değildi annemin anlattıkları. İsterdi ki hep kendi dediği olsun, yönetsin Hürrem Sultan gibi. O yaşına rağmen kıpkırmızı kadife elbisesi gözümün önünde hala. Anamla yarışırdı giyim kuşam konusunda. Kıskançlık mıydı, bilemiyorum. Yaşasaydı da sorsaydım keşke.
Üniversite yıllarımda dedemgilde yatmak benim için bir zevkti. Sabahın beşinde ezanla uyanırlardı; uyumam imkansızdı. Alacakaranlıkta kuşlar uçuşurdu avlunun üzerinden, yuvaları pencerelerin üzerine dedem tarafından yapılmıştı. Sanatkar bir ustaydı dedem. Nacar Usta derlerdi adına. Eline aldığı tahtadan öyle güzel şeyler yapardı ki aklımız şaşardı. Dedemin yaptığı tahtadan pencere panjurlarını, halamın çılgın çocukları kullanmakta şimdilerde. Sabahın alacakaranlığında nenemin o gür sesi, dedemin fırından getirdiği ekmek kokusuyla buluşurdu. Susamlı ekmek kokusu sarardı tahta kapılı, tavanı tahta direkli evin her yanını. Namaz vakti uyanıp namazını kılan dedemle, nenemin çıtır çıtır yanan çamlarla tutuşturduğu odun sobasının sıcaklığının dolduğu o huzur dolu oda nerede kaldı şimdilerde? Nenem, Kuran okurdu o gür sesiyle, dedem de gözü yaşlı dinlerdi onu. Onların memnuniyeti adına tahta sedire oturur dinlerdim çaresizce.
Bazı geceler dedemle yazlık sinemaya giderdik. Koltuksuz, tahta sandalyelere otururduk. Boğazına düşkün nenemin evde patlattığı mısırdan alırdık yanımıza. Ağlardı o yaşlı dedem, şimdilerde güldüğümüz o klasik Türk filmlerine. Düşünüyorum da, biraz dedeme çekmişim sanırım. Duygusal, içli dedeme.

Dedem çocukluğunda savaş görmüştü. Ağustos sıcaklarında, Fransız işgalinin yaşandığı günlerde, bostanlarda güneşte yanmış, üzerinden mevsimler geçen patlıcanları ceplerine doldurup, mağaraya kadar sürüne sürüne nasıl anasına taşıdığını anlatırdı. Anasının patlıcanları süzgeçten geçirip yemek yaptığını. Acı zerdali çekirdeklerini toplayıp iç ederek nasıl ekmek yaptığını anlatırdı, yanaklarından süzülen gözyaşlarıyla. On bir ay süren Fransız işgaline Anteplilerin sopalarla, taşlarla, süngülerle karşı koyduklarını anlatırdı sonra. Bir şehrin kurtulmasıyla doymuştu dedem gibiler. Dokuz yaşındayken savaşa tanık olmuş bir çocuktu dedem. Şeker gibi bir adamdı, şeker komasından gitti. Bir Ağustos sıcağında, sakallarına dökülmüş pişmaniye telleriyle verdi son nefesini. Bizleri büyük bir kederle gözü yaşı bırakarak. Böylesine nur yüzlü, iyilik timsali bir çınarın dünyadan el ayak çekişine yürekler mi dayanır?
İşte böyle. Bu hayatta, yapıp ettiklerinle anılırsın. Kimileri çınar olur, etrafına gölge verir, kol kanat gerer; kimisi de zakkum olur, etrafına zehir saçıp acı çektirir. Ali dedemi düşünüyorum bir taraftan şimdi... Rahmetli annemin babası. Kardeşinin hanımıyla ilişkisi olduğu söylenirdi. Kardeşi öldü. Feodal mantık işte, Ali dedem aile serveti bölünmesin diye kardeşinin eşiyle evlenmek zorunda kaldı ve söylentiler doğruysa, bu da canına minnetti. Kendisi de ölünce onca arazi, bağ bahçe, Ali dedemin kardeşinin karısına, Ayşe neneme kalmıştı. Kadın ne var ne yok her şeyi bir bir kendi çocuklarına tapulattı sağlığında, inat edercesine. Bu haksızlıktan ne fayda gördüler, ortada! Babası evinde varlık içinde yokluk çekerek büyümüş annem. Ali dedem zaten göz koyduğu kardeşinin dul karısını memnun etmek adına dayılarımı, teyzemi, anamı sefil etmişti.

Bir köy kadar geniş, kocaman bir mahallede yaşayan bir ailenin nasıl varlık içinde yokluk yaşadıklarını anlatırdı rahmetli anam, ela gözlerini kısarak. Sabahları azapların sağdıkları sütleri büyük satıllara doldurup baklavacı dükkanlarına gönderdiklerini; boşaltılan satılların karşılığında, dolu baklava satıllarının geldiğini; üvey kardeşlerinin baklava tepsilerine nasıl döşendiğini, onlarınsa tek dilim yemeden baktıklarını anlatırdı, içi almadan gün görmüş anam. Bağ bahçeden arabalar dolusu gelen meyve sebzelerin nasıl taşındığını anlatırdı annem, dayılarımın gözleri önünde. Kimler mi yerdi bu bitmez tükenmez zerzevatı? Dedemin ikinci karısının sülalesi ve dedemin kardeşinden kalan yetim çocukları. Onlar babasız, diye elinden geleni yaparmış dedem. Peki ya kendi çocukları? Bu kadar mı insafsızdı dedem, taş kalpli? İnsan değildi ki. Hiç hatırlamam, bir gün şöyle yanına oturtup beni dinlediğini ya da başımı okşayarak bir öğüt verdiğini.

Gel zaman, git zaman. Sonra, ne mi oldu? Anam, teyzem, dayılarım iyi kötü gün gördüler. Peki dedemin ikinci karısının çocukları? Hastalıklarla boğuştular. Pisi pisine bir yaşam sürdürdüler. Nasıl mı öldü Ali dedem? Ele ayağa düştü; perişan, sersefil öldü. Yıllarca sinekler kondu pisliğine. Ortalarda zangır zangır titredi. Kimseler bakmadı üstelik, ne ikinci karısı ne de çocukları. Oysa, sözü geçen bir adam, olarak görülürdü dedem. Mahalleden savaş için asker toplanırken, kim gitsin diye dedeme sorarlarmış da istemediğini göndertmezmiş. Lakin, kendisi kendi istediği şekilde mi öldü? Hayır. Yoksa ettiğini mi çekti? Onu mahalleye uğradığımda konu komşudan duyardım, ne halde olduğunu. Dedem çok uğraştı nenemle yeniden birleşmek için. Çok hatırlı adamlar geldi arabuluculuk için. Küçük yaşımda tanığı oldum bütün bu gelen gidenin, dil dökmelerin. Onurlu bir kadındı nenem. “Yok,” dedi, “yok!” Başka da laf etmedi; ihanetini, haksızlığını af etmedi dedemin. Ama gül gibi öldü, gülsuyu kokan teni ile, tertemiz bir şekilde; nurlarla uğurlandı son yolculuğuna. Bütün ailenin toplandığı bir yemekte aniden, beş dakika içinde kalpten gitti, gözümüzün önünde, bir nisan ikindisinde, asilce güzel nenem. Nur içinde yatsın. Gün görmedi, ama onurlu yaşadı bu vefasız dünyada.

Yaz gecelerinde evine yatmaya gittiğimde, el ayak çekilip de herkes uyuduğu vakit, sandığında benim için sakladığı üzeri iri şekerli rengarenk lokumları nasıl unuturum... Bir de, bahçede Nacar dedeme yaptırdığı, adına da ‘taht’ dediği üç tahta merdivenle çıkılan tahta karyolada yaz gecelerinde ona sarılıp uyuduğum geceleri... Okul dönüşlerimde bize getirirdim nenemi fayton kiralayıp. Yol uzundu; ayakları ağrırdı. Yıllar sonra, arabamla getirdim onu bize, bir iki defa, ama çok sürmedi. Göçtü gitti o da her dünyalı gibi sonsuza. Hatırlı, onurlu kadındı. Bize geldiğinde çorabını saklardım, gitmesin diye. Diğer torunları da benzeri oyunlar yapardı nenemle uyumak için, ama o illa da bir odalı evini isterdi hep. Küçük dayımda kalırdı. Bir gün, rahmetli geveze dayım, nenemin bizde çok kalmasına dayanamayıp “Evini hırsız açtı!” diye telefonla aramıştı, hiç unutmam. Ne kızmış, ne üzülmüş, ne gülmüştük günlerce.

Dedem öldüğünde mezarına iki kara taş diktirdi anam rahmetli. Dayılarım anama küstü. Ama, “Olsun,” dedi “olsun” anam. “Çekti çekeceğini bu dünyada,” dedi. Hecin gibi adamdı dedem, Anteplilerin tabiri ile. Alleben’ in yan kollarından karşıya adım atarak geçermiş, söylenene göre. Yani öyle cüsseli, yeşil gözlü, iri yarı dev bir adamdı dedem, ancak beyni çürümüş! Alleben’ in etrafında ne kadar bağı, bahçesi vardı, hatırlarım. Şimdi büyük hiper-marketler, okullar, tesisler kuruldu o arazilere. Günlerce üzümlerin kesildiği, aylarca şıraların yapıldığı kaynar pekmez kazanları gözümün önünde, çalışan yüzlerce işçiyle birlikte. Onca arazi, onca mal mülk sahibiydi, ama kime hayır getirdi. Gitti onca mal mülk, hastalıklar yolunda hastanelerde bitti. Hayır getirmedi, ağlayanın malı gülene gitti. Çok ah almış, yazık, diye geçirmekteyim içimden. En çok da teyzemden ah almıştı, mezarında rahat uyumasın, diye. Rahat da uyuduğunu sanmıyorum gerçi. Çekeceği kadarını da çekti ve kendim ettim kendim buldum dünyasına gömüldü, zavallı Ali dedem.

Aklıma bir şiir geldi şimdi, şöyle:
“Ablam bir top dondurma yerdi, ben iki top
ve sadece bunun için ağlardık”

diye.
Ne sıcak, dokunaklı, duygulu yıllardı geçmişin kıvrımlı, tozlu, patika yolları. Koparıp atmak gerek aslında duygusallığı, diye geçirmekteyim içimden bazen. Bu mümkün mü ki? Duygular, gönlün çiçekleridir; onlar koparılırsa ne kalır geriye? Nedir ki insan? Duygusuz yaşayabilir mi? Aslında yaşamayı sonraya mı ertelemişiz biz bizim gibiler, yoksa? Neden, yarın daha iyi olmalı, diye şartlandık? Hangi boyalı umutlara aldattık kendimizi? Kim öğretti bunları bize? Bir kültür böyle mi istemişti yoksa? Taş gibi duyarsızlara ne demeli peki? Ali dedem, Fatma nenem gibi? Günümüzde çıkarlar adına satılan dostluklara, hileli insan ilişkilerine ne demeli peki? Ama gülerek bakıyorum yarının güneşli sabahına, umutla, heyecanla. Gülerek, neşeyle, dostça yaşama uzanacağım diyorum yarının değişen dünyasına, Nazlı nenemle Fatma nenemi, o iki nurlu büyüğümü örnek alarak, zemheri bir dünyada yaşayarak…

1) Yazlık: G.Antep’in evlerinde, evin tamamı büyüklüğünde teras benzeri çatısız üst kısım.
2) Kulp: Metalden hilal şeklinde tutacak.
3) Satıl: İçine su, süt, yoğurt vb. koyulan metal kova.
4) Çimmek: G.Antep lehçesinde yıkanmak
5) Zerdali: G.Antep lehçesinde kayısı.
6) Azap: G.Antep lehçesinde işçi.
7) Hecin gibi: G.Antep lehçesinde babayiğit, uzun boylu.

© Temmuz 2006, IşıkBinyılı

   Yazarın Diğer Yazıları
© IŞIK BİNYILI e-dergisi; The Light Millennium bunyesinde kamu yararına ve kamu tarafından desteklenen yayıncılık ilkesiyle, 17 Temmuz 2001 tarihinde, Bircan Unver tarafindan, New York'ta kurulmuştur. Vergiden muafiyet statusune (501, (c) (3) ise 17 Temmuz 2001 tarihinden gecerli olmak uzere hak kazanmıştır. Bu sitenin içeriği kurucularinin izni olmaksızın kopyalanamaz. Sitenin tum icerigi "The Light Millennium"a aittir. Uluslarası telif hakları kanunlarıyla korunmaktadır ve her hakkı saklıdır."
Genel Yayin Yonetmeni: Bircan Unver
The Light Millennium'un Ingilizce sitesinin cizgisinde; Tasarlayan ve Geliştiren Bali & Bali Works

Bali & Bali Works