yelinTable 'lightmil_pelin.issues' doesn't exist Işık Binyılı | Sayı No:
   

-Auguste Rodin (1840-1917), "Düşünen Adam" (The Thinker). Foto: Bircan Ünver

Yazı

DÜŞÜNCESEL ve BEDENSEL TUTSAKLIKLAR

Hasan Bülent PAKSOY, D. PHIL.

Bedensel Tutsaklığın tanımı güç olmasa gerek. Ancak, Düşüncesel Tutsaklık ile olan ilişkilerini anlamak ve anlatabilmek, o denli gelir-geçer türden değildir.

Tutsak almak, edinmek, alışkanlık ve ötesinde bağımlılık yaratır. Üstelik, uyuşturucu bağımlılığından da çok derin yıkım yapar. Uyuşturucu bileşim, kullanıcı kişileri tek olarak denetimi altına alır. Düşüncesel tutsaklık, dağıtım yöntemleri nedeni ile, çoğunlukla kitlesel ve toptan toplumsaldır.

Yaşam kayıtlarına göre, Bedensel tutsaklar, en önce üretimde çalıştırılır idi. Böylelikle, kendi yiyeceği ekmeği tutsaklara ekip biçtiren ve yaptıran tutsak alıcının eğlenceye ayıracağı günler ve yıllar büyük orantıda artmış oluyordu.

Ancak, tutsaklar yaşlanıp iş'e yaramaz duruma geldiklerinde, yeni tutsak bulmak gerekiyordu. Tutsak almanın birinci basamağı, tutsak olması öngörülen toplum'a savaş açmak idi. Savaş'tan yenik çıkan toplum'un tanrılarca tutsak edilmesi öngörüldüğü ileri sürülüyordu.

Bu tutsaklar, tükettiklerinin üzerinde, tükettiklerinden çok üretim yapmak için çalıştırılıyordu. Üretim'in bu yönden tüketimin üzerinde tutulması, tutsak almış olanları çalışmadan besliyordu. Tutsak alanlar, tutsak alma bağımlılıklarını sürdürüyorlardı.

Tutsak alanlar, iş yapmadan geçirdikleri yıllar boyunca, kendilerini eğlendirecek ya da yaratıcılıklarını gösterecek gün geçirme oyunlarına dalıyorlardı. Kısa sürede, gündelik iş yapmaktan uzaklaşan tutsak alıcılar arasında, düşüncesel oyunlara girip bu tür eğlenceleri geliştirenler çoğalmaya başladı.

Bu eğlence uğraşları, bilgi'nin her dalında kendini göstermeye başladı. Gündelik geçimini sağlamak için çalışmayanlar, güçlerini değişik sorulara yanıt bulmak için kullanmaktaydılar. Yirminci yüzyılın başlarında bile, tutsaklık düzeninin insanlığın yararına bir gelişme olduğu ileri süren büyük düşünürlerin varolduğunu da burada kaydedelim.

Yaşam'ın başlangıcından bu yana, dış tutsaklığa ek olarak, bir de iç tutsaklığın gelişmeğe başladığını görüyoruz. Bir ülke ya da topluluk içinde varlığı olanlar, özellikle toprak ağaları, ekip-biçecek toprağı olmayanları boğaz tokluğunda tarlalarında çalıştırmaya başladılar. Bu yönden, toprak ağaları kendilerine soyluluk biçtiler; ülkelerinin hakanları da bu soylulukları değişik nitelik ve kerteler ile onayladılar.

Çıkarılan özel yasalar da bu boğaz tokluğuna çalışanları toprağa 'yasal' olarak bağladı. O denli ki, seyrek te olsa, tarımsal topraklar bir ağa'dan diğerine satıldığında, toprağı işleyenler de toptan satılmış oluyordu. Üstelik, bu toprağı işleyen tutsaklar'ın hiçbir bağımsızlığı yoktu ve topraktan ayrılamıyorlardı. Bu tür tarımsal tutsaklığa, ülkesine ve konuşulan dil'e göre, dünyanın dört bucağında değişik adlar verildi.

Bu tarımsal tutsakların sayısını belirli ve kısıtlı bir düzeyde tutmak, toprak ağalarının çıkarına idi. Eğer bu tarımsal tutsakların oranı azalacak olursa, beklenen ürün artışı gerçekleşemeyecekti. Tersine, sayıları istenenin çok üstüne ulaştığında, iki türlü sakınca ortaya çıkıyordu:
1) üretim artığını yemeye başladıklarından, yeterince tarımsal tüketim üstü yedek oluşamıyordu;
2) yapacakları belirli bir iş olmadığından, 'sakıncalı düşüncelere' kapılabiliyorlardı.


Belirli bir düzeyde, Haçlı Seferlerinin bu tür gerek üstü toplum bireylerinin 'azaltılması' için de çıkarılabilmiş olduğu düşünülebilir.

Toprak ağalığı ve bu ağalığa bağlı soyluluk ise, oldukça yeni bir yönetim düzeninin gelişmesine neden olmuş idi. Topraktan elde ettikleri tarımsal ürünlerin, kendi gerekleri dışında kalanları diğer bölgelere ya da toplumlara satmaya başladılar. Bu satışlar, altın olarak gelir getiriyordu.

Tutsak kullanarak elde edilen bu tür gelirlere alışanlar, toprak ağalıklarını öz toplumlarının toprakları dışında da kurmayı ve sürdürmeyi düşündüler. Düşünce ve isteklerini gerçekleştirebilmek için, onbeşinci yüzyıl sonrası, deniz ötesi alanlara göz attılar; yerleşim alanları ve yavru yurtlar kurdular. Gittikleri yeni topraklarda da değişik yöntemler ile yeni tutsaklar aldılar.

Bu açılım sonucu, öz yurtları içinde 'alış-verişçilik'(tüccarlık-ticaret) yönetim, yaşam ve saplantı düzeni ortaya çıktı. Dünyadaki uluslararası ilişkileri çok büyük ölçüde etkiledi.

Alış-verişçiliktüccarlık-ticaret), uzun süreli bir düzen kurmak isteği ile geliştirilmiş idi. Bir alış-verişçinin aylık ya da yıllık geliri ----yaşamı boyunca---- düzenli olarak eline gelmekte idi. Önemli olan, bir mal üzerine tekel tutturabilmiş olmak, üretici ile tüketici arasında uzun süreli tek alıcı-satıcı kalabilmek idi. Bu tür tekelci dengeyi sürdürebilmek için, alışverişçiler her türlü yönetim düzeni ile dünyanın her yerinde anlaşmalara giriyorlar, çıkarlarına uygun, uzun süreli arkadaş ediniyorlardı.

Parasalcılık(kapitalizm) ise, çoğunlukla 'hiç' ten başlayarak, doğumda soyluluk aramayarak, kural tanımadan, büyük tutarlarda para kazanmak idi. Önemli olan, kısa sürede büyük para kazanmak ve bu parayı katlayıp daha çok para kazanmak olarak görülüyordu. Parasalcılar, kimseye karşı bir sorumluluk taşımak istemiyorlardı. Herhangi bir yerde sürekli kalmaları da zorunlu değildi. Arkadaşlarını gömlek çıkarır gibi değiştirebiliyorlardı.

Bu para kazanma uğraşı içinde, üretici, tekelci ve tüketici denklemlerinin, uluslararası sözleşmelerin bozulması söz konusu ise, parasalcılarca hiçbir sakıncası yoktu.

Ayrıca, parasalcılar yeni aygıt ve sürüm mallarının üretilmesine de önem veriyorlar, eski pazarlara yeni mallar sürerek pazarları yenilemesini de biliyorlardı.

Alışverişçiler ile Parasalcılar(tüccarlar ve kapitalistler) arasında çekişmelerin yer alması kaçınılmaz idi. Yöntemleri arasında büyük bir ayrılık yok idi. Üreticinin elinden ürününü en düşük karşılıkla almak, karşılığında en yüksek gider ile mal satmak vardı.

16.cı yüzyıl başlarında Alışverişçiler deniz yolu ile büyük atılım yaptılar, Asya-Avrupa'nın alışverişini tüm olarak elde ettiler.

Yerli tutsaklıklara ve ilgili yönetim ve saplantılara ise, ancak 'inanç' ve din başlığı altında karşı çıkılabildi. Özlerine "Puritan" (arı; arılık) tanımı veren bir kesim Hristiyan, onyedinci yüzyılda başka bir kıtaya giderek özlerine uygun yeni bir yönetim ve yaşam düzeni kurmayı uygun gördüler. Çünkü, inançlara göre, bir Hristiyan'ın diğer Hristiyanları kardeş görerek üzmemesi gerekiyordu.

Bu bir başkaldırma idi; Başka bir deyişle, alışverişçilik düzeni ile, paracılık arasında ölesiye bir yarış başlatılmış oldu.

Çünkü, alış-veriş düzeninde bir alışverişçinin düzen dışında iş yapmaması gerekiyordu. Bu bir üst düzey dernek idi. Bu derneğe ancak doğuştan üye olunabiliyordu. Dernek kurallarına ters düşebilecek bir iş yapılmadıkça, dernek üyesi kalınıyordu ve dernek olarak ülke, bölge ve toplum yönetiliyordu.

Buna karşılık, para varlığı üzerine kurulmuş olan paracılık yönetim düzeni ise, çok daha az kuralı içeren yeni bir dernek oluşturmuş idi: derneğin tek kural'ı, en çok parası olanın başkan olması idi. Genellikle, toplumun yüzde doksanından üstün parası olanlar bu derneğe kendiliklerinden üye oluyorlardı.

Alış-verişçiler gibi, paracıların derneği de yasal kurumlara kaydettirilmemişti.

Ancak, toplum içinde yaşayan bütün bireyler bu derneği ve üyelerini çok iyi tanıyorlardı.

Bu iki dernek arasındaki en büyük ayırım, derneklerin saplantılarını da en iyi belirtisi olarak görülebilir:

Alış-verişçiler, kurallara uyan üyelerini korumayı görevleri saydılar. Bir alış-verişçi bütün varlığını yitirse bile, doğuştan bu derneğin üyesi olduğu için, korunacaktır. Nasılsa, düzen içinde işlerini ileride düzeltecektir.

Parasalcılar ise, yapma kurallara başeğmediler. Ne de olsa, parasalcılık alışverişçiliğe başkaldırma idi. Kim olursa olsun, parası var oldukça özel parasalcı derneğin üyesi olabiliyordu. Üstelik, toplumun kurallarının bu parayı elde etmek için çiğnenmiş olması da bir sakınca değildi. Doğal olarak, yasa ile açıktan bir çatışma olmadıkça bu kural kesinlikle yürürlülükte idi.

Bu iki derneğin arasındaki ayrılık özellikle alış-verişçilerin ağırına gidiyordu. Kuşaklar boyu doğuştan derneklerinin üyesi olarak toplumlarını, ülkelerini ve dünyayı yönetmekte idiler. Bu yeni bitmiş paracılar da kim oluyordu da alış-verişçilere karşı geliyordu?

Bütün bu alınganlık ve çatışmalara karşın, ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısına kadar iki dernek arasındaki yarışma sürüp gitti. Ondokuzuncu yüzyıldan başlayarak yirminci yüzyılın nerede ise sonlarına dek parasalcılık öne geçti. Hem de alış-verişçileri/tüccarları büyük ölçüde geride bırakarak, dünya düzenini para gücü ile derinden değiştirerek.

Bu sözü edilen yüzyıl içinde, alış-verişçilik yenilmemiş idi; yalnızca kendini yenilemeye başlamıştı. Alış-verişçilik, tanım olarak bir tekelcilik idi. Her yer ve dönemde olduğu gibi, tekelcilik kendi-kendine bırakılmış bakımsız maya gibi kendi-kendini yemeye başlar. Parasalcılık/kapitalizm ise, durmadan her göz kırpmada kendini yenilediği için, ilerlemeyi başarmış idi.

Ancak, yirminci yüzyılın sonlarına doğru parasalcılar da kendilerini paralarının satın alabildiği tad ve görüntüler uğruna özlerini yenilemekte yavaş adımlar atmaya başladılar. Bu da alış-verişçilerin üniversitelerde öğrettiklerinin etkisi ile gerçekleştirilmiş idi.

Her iki derneğin ve üyelerinin para'nın ve elde edilmiş varlıkların tutsaklığına girip girmediği ise burada tartışma götürebilir.

Onyedi-onsekizinci yüzyıllarda başladığı öne sürülen Üretim Devrimi çerçevesinde, bu tarımsal tutsakların bir bölümü, toprak ağalarınca yeni üretim yöntemlerine itildiler. Örneğin, balçıktan el emeği ile yapılan yemek kaplarını, sıcak suyun uçuşması yordamı ile çalışan gereçler yardımı ile yapılması sırasında, emekçilerin görevleri ve görev yerleri değişti. Tarladan üretim-işlev evine/fabrikaya gitmeleri gerekti.

Çalışır iken daha çok düşünmeleri ve anlayışlarını yönlendirmeleri gerekiyordu. Üstelik, kalabalık içinde, sınırlı alan kapsamında yaşamaya başlamışlardı. Bu da, düşüncelerin ve getirdiği soruların nezle gibi kişiden diğerine bulaşmaya başlamasına yol açtı. Ancak bağımlılıklarından dolayı, tutsaklık konumları değişmemişti.

Üretim arttıkça, üreticilerin gündelik çalışmalarını desteklemek için eskiden beri bilinen yöntemlere daha da geniş ölçüde başvurulması gerekti. Para sandıkları yöneticileri yeni açılımlar buldukları için sevinçli idiler. Yalnız büyük üreticilere değil, bu büyük kuruluşlarca üretilmiş bir ürün'ü almak isteyen toplum bireylerine de faiz ile borç para vermek olanağını bulmuşlardı.

Artık toplum'un bütün olgun bireyleri para sandıklarının çalışanları durumuna gelmişlerdi.

Bu durumda, olayların ve varlıkların akışları açısından yeni gelişmeler de yer almakta idi. Artık para sandıkları gelirlerini yalnızca ortağı da oldukları büyük kuruluşlardan sağlamıyorlardı. Bir açıdan, artık toplum'un bütün olgun bireyleri para sandıklarının çalışanları durumuna gelmişlerdi. Hem de, uzun süreli olarak. Toplum bireylerinin bu durumu bilip-bilmemeleri, o toplum içindeki eğitim düzeyinin bir göstergesi olmuştu.

Bu ayırımda, tutsaklığın sonsuzluğa kadar ulaşıp-ulaşmayacağı sorusunu sormak gerekir. Görüldüğü gibi, tutsaklık bedenselliğin katı görüntülerinden uzaklaşmış bulunuyor. Ancak Tutsaklığın sonuçları değişmeden.

Bununla birlikte, Düşüncesel Tutsaklık nasıl bir tanıtım ile ele alınabilir?

Pek çok inanç düzeni, insan bağımsızlığının hem sınırlı hem de yanlış olduğunu vurgular. Bir görüş'e göre, kişi bağımsız olduğunu bilecek olur ise, inanç düzenine olan bağlantısını önemsiz olarak görmeye başlayacak, inanç düzenine para vermeyecek ya da verdiğini büyük ölçüde azaltacaktır. Bu da inanç düzeni yönetici ve basçılarının geçimlerinin sığlasmasına yol açabilecektir.

Thomas Jefferson'un (ABD nin üçüncü Başkanı ve 1776 ABD başkaldırma ve Bağımsızlık Bildirisinin başyazarı) ABD Kongresine verdiği durum dökümünde söylediği gibi: tarım, sınai üretim, ticaret ve kabotaj rahat yaşamımızın dört direğidir.

Bunlar özel ellerde bulunduğunda daha da başarılı olurlar. Ancak, Jefferson, bu özel ellerin alış-verişçi mi, yoksa parasalcı mı olduğunu kesin olarak belirtmedi. Bununla birlikte, Avrupanın Alış-verişçi düzeninden sakınarak yeni cennet'e gidenlerin Parasalcı oldukları biliniyordu. Bu eğilimlerini de inançsal olarak, "Arılık" düzeninin ardına gizlemişler idi.

Ancak, yukarıda da belirtildiği gibi, tarım, sınai üretim, ticaret ve kabotaj bağımsız olarak yapılabilir mi? Bu "bağımsızlık, bedensel mi düşüncesel midir" sorularını ele almak gerekiyor. Önce, Başkan Jefferson'un (1801-1809) bu sözleri neden söylemek gereğini duyduğunu düşünelim:

ABD neden ve kim'e karşı başkaldırmış idi? Ne gibi nedenlerle?

Amerikalı yurtsever Patrick Henry (1736-1799) Virginia kengeşinde(kongresinde) 1775 yılında yaptığı ünlü konuşmasında "Ya bağımsızlık, ya da ölüm verin" diyerek Tutsaklık olarak gördüğü olay ve gelişmelere karşı olan tutmunu gösteriyordu. Bu görüş, diğer Amerikalı yurtseverlerin katılımı ile, bir savaş uran'ı olmuş idi.
[Uran için, bkz, H.B. Paksoy, Lectüres on Central Asia (2005)

Birleşik Krallık düşünürleri T. Macauley (1800-1859) ve J.S. Mill (1806-1873) (ve Babası James Mill 1773-1836) arasında, bağımsızlığın ne olup-olmadığı üzerine bir yazılı tartışma yer almış idi.

Bu tartışmaya göre, kayıtlara geçmiş olaylara bakarak Macauley bağımsızlığın ne olduğunun tanımını yapmak istemişti. Karşılığında, Mill de, tanımı soyutlaştırarak kuralları ortaya koymak için uğraşıyordu. Bu olayların yaşandığı yılların içindeki gelişmeleri de gözden kaçırmamak gerekir.

Doğal olarak, bağımsızlık üzerine bu tür düşünceler ne ilk ne de son olarak yer alıyordu. Öncelikle belirtmek gerekir ki, Tutsaklıkların önüne geçebilmek, bir dizi veri'yi gerektirir:

Eş sorumluluk; Yasaların dengeli ve süreli oarak Toplum içinde uygulanmaları; Toplum'un öz varlığını koruyabilecek kurumların varlığı; Toplum koruyucu kurumların niteliklerinin bilinmesi, bu kurumların Toplum'a bağlılığı. Bütün bu nitelik ve verileri içinde toplayan bir cilt bulunmaktadır. 1071 yılında Balaşagünlü Yusuf'ca yazılımı bitirilmiş olan Kutadgu Bilig.

Bir kişi tam anlamı ile bağımsız olabilir mi?

Yiyecek, barınma ve giyecek gereklerini karşılamak için, belirli girişimlerde bulunması gereklidir. Bu gereklerin temel olarak karşılanması için, kişinin toprak ile uğraştığını düşünelim. Toprağı nasıl elde edecek? Toprağı elde etmiş olsa bile, şu, tohum ve ilgili tarımsal gereçlerin kaynağı ne olacaktır? Hava durumu tarımsal verim'i doğrudan etkileyeceğine göre, sürekli ekin alabilecekmidir?

Bir gün için, bütün bu sorunların çözüldüğünü varsayalım. Komşunun birinin, ya da yoldan geçmekte olan birkaç kişinin bu yiyecek, giyeceği sözünü ettiğimiz 'tüm bağımsız' kişinin elinden almayacağını nereden bilebiliriz? Varlığını koruyabilmek için, bu kişi yanında birkaç kişi daha mı bulundurmalıdır?

Bu koruyuculara da aş, iş gerek oluduğuna göre, tarımsal alanını genişletmesi gerekebilecek, gene doğa'ya olduğunca, koruyucularına da dayanmak durumunda kalacaktır. Bu koruyucular kimdir? İç (öz), dış (yabancı) dayanaklımıdırlar?

Bu tırmanış'ı günümüze kadar getirmekte güçlük çekilmediği açıktır. Dolayısı ile, konu en kısa yoldan Toplumsal ilişkilere dönüşmektedir. Kutadgu Bilig, yalnız toplumsal ilişkileri değil, bu kapsamda yöneten ve yönetilenler arasındaki ilişkileri de açıklamaya başlar. Geçmişteki pek çok ve başarılı örneği özetler. Bu soruların karşılığını ancak Toplum'un kendisi verebilir; atılacak adımları İşbirliği ve İmece ile Toplum belirler.

-----------------------------------------------------

[1] H.B. Paksoy Türk Tarihi, Toplumların Mayası ve Uygarlık (İzmir: Mazhar Zorlu Holding, 1997). Yazılış yılı: 1991
[2] American Exceptionalism
[3] Manifest Destiny
[4] H.B. Paksoy, "Maya, T.A.Ş." Yazılış Yılı: 1995

Hasan Bülent PAKSOY, 23 Eylül 2010.

http://www.isikbinyili.org

© Eylül 2010, IşıkBinyılı

© IŞIK BİNYILI e-dergisi; The Light Millennium bunyesinde kamu yararına ve kamu tarafından desteklenen yayıncılık ilkesiyle, 17 Temmuz 2001 tarihinde, Bircan Unver tarafindan, New York'ta kurulmuştur. Vergiden muafiyet statusune (501, (c) (3) ise 17 Temmuz 2001 tarihinden gecerli olmak uzere hak kazanmıştır. Bu sitenin içeriği kurucularinin izni olmaksızın kopyalanamaz. Sitenin tum icerigi "The Light Millennium"a aittir. Uluslarası telif hakları kanunlarıyla korunmaktadır ve her hakkı saklıdır."
Genel Yayin Yonetmeni: Bircan Unver
The Light Millennium'un Ingilizce sitesinin cizgisinde; Tasarlayan ve Geliştiren Bali & Bali Works

Bali & Bali Works