yelinTable 'lightmil_pelin.issues' doesn't exist Işık Binyılı | Sayı No:
   

İzlenimler

*Yahşi BARAZ: “RESİMDE NİTELİK HİYERARŞİSİ HER ZAMAN ÇOK GEREKLİDİR”*

“New York’ta oturan bir banka memuru, bir Picasso satın almayı aklından bile geçirmez; nasıl Jaguar almayı düşünmezse aynı sey Türkiye için de geçerlidir.“
-- Yahşi BARAZ - 1987

E-Kitap

“New York’ta oturan bir banka memuru, bir Picasso satın almayı aklından bile geçirmez; nasıl Jaguar almayı düşünmezse aynı sey Türkiye için de geçerlidir.“

— Yahşi Bey, Türk resim sanatının pazarlanması konusunda yaptığınız önemli katkıları biliyoruz. Bu büyük sergiyle de geniş bir kamuoyu oluşturmayı amaçlıyorsunuz. Türkiye’nin geçirdigi ekonomik değişmeler sürecinde, resim piyasasının hangi düzeyde bulunduğunu açıklar mısınız?

— Her şeyden önce nitelikli ressamların ayırt edilip saptanması gereklidir. Çünkü, resim satışlarında niteliksiz bir düzeyin önemli bir rol oynadığı görülmektedir. Piyasa olgusu sanatçıların bir anlamda kataloge olmaları demektir. Yani sıradan satışlar resim piyasası için kıstas oluşturmaz. Ne zaman ki nitelik düzeyleri belirlenmiş saptanmış sanatçılar alıcı kesimlerde büyük rağbet görür, o zaman ekonomik gelişme paralelinde bir piyasa gerçekleşmiş olur. Çünkü, bugün Türk ekonomisinde amaçlanan önemli kıstasların başında kalite sorunu gelmektedir. Türk ekonomisi daha kaliteli bir üretime, dolayısıyla dış ticarette kaliteye yönelme yolundadır. Bakın bu noktada yani üretim ve ticarette kalite konusunda Türkiye’nin dışa açılma sorunu yoğun bir biçimde gündemdedir. Türk resminin dış piyasalarda revaç görmesi ve aranması Türk ekonomisinin amaçladığı niteliksel değerlerle ilgilidir.

— Şu halde Türk resminin dışa açılması da sizin bir sorununuz?

— Elbette... Ancak bu karmaşık bir olgudur. Türkiye bütün alanlarda dışa açılma aşamalarını gerçekleştirme çabası içindedir. Bunu güçleştiren birtakım engeller olabilir.

Bize gelince, kendi alanımızda bu sorunun çözüm yollarını şöylece belirliyoruz; nitelikli sanatçıların saptanmasında rasyonel bir çalışma içinde olması, galeriler arasındaki ilişkilerin üstün bir anlayış çerçevesine oturması, bunlardan daha da önemli bir konu ise Türkiye’de çağdaş sanat müzelerinin yönlendirici bir işleve sahip olacak etkinliğe kavuşmalarıdır. Oysa bildiğiniz gibi Türkiye’de resim müzeleri, galerilerin ve özel koleksiyonların çok gerisinde kalmıştır. Buna rağmen bizler resim alıcılarını eğitmeye ve bilinçlendirmeye çalışıyoruz.

— Bu da galiba resim pazarının yanlışlıklarını düzeltmek anlamına geliyor.

— Bir bakıma öyle. Galerilerin her biri kendi konularına göre sanatçılar ve alıcılarla ilişkilerini düzenlemeye çalışıyorlar. Ama gene de nitelik kategorileri arasında kesin tercihler yapılamıyor. Kısaca iyisi de kötüsü de aynı fiyattan satılmaya çalışılıyor. Oysa bir nitelik hiyerarşisi her zaman en gerekli olan şeydir. Olmadığı zaman bazı iyi sanatçılar bu duruma adeta tepki olarak çok büyük fiyat talep ediyorlar. Yani bugün Türkiye’nin koşullarına göre alıcının ödeyebileceği en yüksek standardı aşan fiyatlar karşısında bizi bırakıyorlar.
Hiyerarşinin kurulmasında galeri sahibinin, danışmanlar ve eleştirmenler yoluyla da belirlenen bir uzmanlaşması olur. Bunun amacı bir noktada fiyatların saptanması demektir.

Fakat yazık ki başıboşluk hiyerarşinin kurulmasını önlediği oranda piyasa da allak bullak oluyor. Öte yandan dış ülkelerdeki gibi bizde de resim piyasasına büyük firmaların katkısı başlamıştır. Firmalar kalite yönünden büyük sorumluluğu olan kurumlardır. Hiçbir firma, duvarındaki kalitesiz bir resimle gülünç duruma düşmek istemez. Üstelik Batı dünyası ilişkilerinin çok yoğun olduğu bir dönemde çağdaş Türk kültürünün en yüksek düzeyleriyle bütünleşmeleri kaçınılmazdır.

Resimde politik tandanslı-tavırlı ya da ülkenin sorunlarını ele alan resim, I960 ila 1980 arası çok yaygındı. Konuları ağır basan, bazı sosyal içerikli, yahut da sosyal temaları işleyen veya eleştiri yapan ressamların 1960-1980 arasında etkinliği hissedildi. Fakat, 1980 sonrası Türk resminde, çok farklı bir estetik değisim olmuştur. Yani bugün birçok ressamımız var ki, örneğin O. Altan, A. Çoker, Ö. Uluç, N. Koçak, B. Doğançay, E. Akyavaş, gibi...

Bu ressamların hepsi sadece kendi estetik değerleri içerisinde resim yapıyorlar. Zaten modernleşme süreci, Türk ressamının bireysel üsluplara, kendi iç dünyalarına yönelişlerini içerir. 1987’lerde artık tamamen estetik değerlere bağlı olarak yapılan resimler ağırlık kazanıyor. Sergide yer alan resimlerin çoğu da son yıllarda yapılan çalışmalardır. Bunlarda hiçbir politik tandans göremezsiniz.

— Resmi sevmek ile edinmek arasındaki uçurumun giderilmesi için nasıl bir yaklaşım geliştirilebilir?

— Şimdi resim sanatı Türkiye’de olayın çok başında. Batı’daki gibi bir resim geleneği olmadığı için, resim sevgisi olan aydın bir kesim, 1975-1980 yıllarına kadar resim sahibi olma imkanı bulabiliyordu. Fakat, 1980’den sonra resim fiyatlarında anormal bir artış, oldu. Bu arz-talep olayıyla ilgili bir şey tabii. Buna biraz abartılmış fiyatlar da eklendi ve 1980 sonrası, aydın kesimin resim satın alması, hemen hemen imkânsızlaştı. Fakat bunun yanı sıra, koleksiyoncu kesim, resmi büyük bir sevgiyle satın almadı. Öyle olsaydı özel bir müze kurarlar, burs verirler, ressamlara büyük atölye imkânları tanırlardı. Batı’da bunların çoğu yapılmıştır. Rönesans’tan beri yapılıyor. Yalnız burada bir şeyi belirtmek gerek, Rönesans’tan bugüne kadar, resim sanatı daima çok küçük bir grup içerisinde kalmıştır. Yani hiçbir zaman halkla bütünleşememiştir. Bugün hâlâ bütün dünyada böyledir.
Mesela, New York’ta oturan bir banka memuru, bir Picasso satın almayı aklından geçirmez. Nasıl Jaguar almayı düşünmezse, Van Gogh ya da Rodin de alamaz.
Aynı sey Türkiye için de geçerlidir. Türkiye’deki burjuva kesimi birinci kuşak zengindir. Belki onların çocukları ya da torunları müze kurabilir. Bugün Türkiye’yi yöneten kişilerin çoğu köy kökenli zenginlerdir. Ancak, iki üç kuşak sonra insanlar kentlileştikleri zaman, böyle zevkleri, idealleri, istekleri olacaktır. Bugünkü zenginlerimizin hepsinin bir jenerasyon arkasında köy doğumu yatar. Köylü bir adamdan fazla bir şey beklenemez. Bugün bir Almanya’ya, Amerika’ya ya da İngiltere’ye baktığınız zaman böyle müzeler kurulmuşsa, yüzyıllarca büyük şehirlerde yaşayan insanların torunları kurmuştur bütün bu müzeleri. Bu aşamayı belki 2100 yılında yapabilir Türkiye. Bugünkü koşullarda ufukta hiçbir şey görünmüyor.

— Türk Resminde Modernleşme Süreci Sergisi’ne neden gerek duydunuz?

— 1980’lere kadar, her türlü resmi alıp sattım. Aralarında çok iyileri de vardı. O yıllara kadar üsluplar çok büyük bir curcunaydı. Fakat Türk resmi 1979-1980’den sonra bir kişilik kazanmaya başladı. Başka bir boyuta doğru ulaştı.

1981 yılında, henüz, hiçbir galeri girmemişken çağdaş resme girdim. O zamanlar koleksiyoncular ve yaşlı ressamların bazıları gülümseyerek baktılar. Oysa bu resimlerin Türk resim sanatı içerisinde kısa zamanda değer kazanacağına inanıyordum. 1981 yıllarında orta kuşak ve hatta genç sanatçılardan resim almaya başladım. Bu bende hobi oldu. 1987’de hem resim yoğunluğu açısından, hem de Türk resminin son yıllarındaki gelişimlerini merak eden potansiyel için planlamayı yaptım. Bu serginin çok iyi bir dökümanter yanı olduğuna inandığım için bu resimleri bir arada sergilemeyi düşündüm. Bu sergide gördüğünüz resimlerin % 30’u, yeni bir modem resim müzesine girebilir. Genç kuşağa, koleksiyoncu kesime bir şeyler göstermek istemenin çalışmaları bunlar. Bizde müze diye bir şey yoktur.

Hâlâ Osman Hamdi sergisi açıyorlar. Bu da gereklidir belki ama ancak sürekli olarak eskiyi vurgulamak son derece yanlıştır.

Zaten koleksiyoncuların eski merakı, birdenbire daha artıyor böylece. Turk kültürünün çağdaş bir parçası olan resim sanatı, Dolmabahçe Sarayı’nda kalarak, zaten bir müze için yetersiz olan resim sayısı bir yana, bakımsızlıktan da mahvoluyor. Felaket bir durumdadır. Birçoğu da sergilenemiyor. Resim, sergilendiği zaman yaşar. Buna en kısa yoldan bir cözüm bulunması gerekiyor. Bir ülkenin yakın yıllara kadar tek müzesi iken (sonradan Ankara ve İzmir’de açıldı), böyle bir müzenin bir üniversiteye bağlı olması kadar hatalı bir şey olamaz. Bugün Resim ve Heykel Müzesi, Mimar Sinan Üniversitesi’ne bağlı bir kurumdur ki, dünyada hiçbir örneğini gösteremezsiniz. Bir müze daima özerk olmalı, bütçesi ayrı ve danışmanlar grubu olmalıdır. Türkiye gibi bir ülkenin önemli bir müzesi, bir üniversitenin parçası olamaz. Bunun kesinlikle en kısa zamanda ayrılması gerekmektedir. Ayrılmadığı sürece, bu derbederlik aynı şekilde devam edecektir. Dünyada, her ülkenin yüzlerce kurumu, kurumların koleksiyonları, müzeleri vardır. Hastanelerin özel koleksiyonu, bütün üniversitelerin özel koleksiyonu vardır. Fakat bir resim müzesi hiçbir üniversiteye ait değildir. Bugün liberal bir politika güdülen Türkiye’de, Resim ve Heykel Müzesi aynı noktaya getirilememiş, bir kurumun parçası halinde birakılarak gelişmesi engellenmiştir.

(Sanat Olayı, Temmuz 1987)


*BÖLÜM 3: YELPAZE*
(c)Bircan ÜNVER, Sanatın Labirentlerinde...
E-Kitap. Işık Binyılı - http://isikbinyili.org
© Ağustos 2008, IşıkBinyılı

© Ağustos 2008, IşıkBinyılı

© IŞIK BİNYILI e-dergisi; The Light Millennium bunyesinde kamu yararına ve kamu tarafından desteklenen yayıncılık ilkesiyle, 17 Temmuz 2001 tarihinde, Bircan Unver tarafindan, New York'ta kurulmuştur. Vergiden muafiyet statusune (501, (c) (3) ise 17 Temmuz 2001 tarihinden gecerli olmak uzere hak kazanmıştır. Bu sitenin içeriği kurucularinin izni olmaksızın kopyalanamaz. Sitenin tum icerigi "The Light Millennium"a aittir. Uluslarası telif hakları kanunlarıyla korunmaktadır ve her hakkı saklıdır."
Genel Yayin Yonetmeni: Bircan Unver
The Light Millennium'un Ingilizce sitesinin cizgisinde; Tasarlayan ve Geliştiren Bali & Bali Works

Bali & Bali Works