yelinTable 'lightmil_pelin.issues' doesn't exist Işık Binyılı | Sayı No:
   
Bağlantılar:
BÖLÜM 1: SANATIN LABİRENTLERİNDE...>
SON GİRİŞ & ALTI YIL SONRA>
İTHAF>

Sanatın Labirentlerinde

*BÖLÜM 1: SANATIN LABİRENTLERİNDE...* Işığı Ararken...

Bircan ÜNVER

“Güzel çirkini yendiği anda büyük üslup da doğar.”
--F. Nietzsche

E-Kitap

BÖLÜM 1: SANATIN LABİRENTLERİNDE - Işığı Ararken...

Hem sanatın “en kutsal üretim-yaratım” biçimi olduğu düşüncesini savunmak hem de sanatı bir labirent-çıkışı güç bir koridor kavramı ile bir araya getirmek, bir paradoks degil mi? İlk bakışta, bir paradoks gibi gelse de, bu yaklaşım büsbütün yanlış olmayacaktır.

Şöyle ki; öncelikli olarak, sanatçının yaratım arayışları ile bireysel ve düşünsel özgünlük ve özgürlükten ne anladığı ve bunları nasıl dönüştürdüğü, sanatın kendi içindeki en temel boyutudur.

Birinci bakış açısını, sanatı üretme çabasında olan ve “yaratan” insan olarak belirlediğimiz zaman, sonuç nitelik hiyerarşisinde hangi basamakta durursa dursun, o sanatçı, o arayışı, o çabası, kültür ve yaşam algılarını yeniden üretimi ile artık bir “kutsal yaratma”nın peşindedir...

Çok kısa bir geçmişi olan resim tarihimizin, yetmişli yıllardaki kıpırdanışı ve özellikle seksenli yıllarda, kendi içinden uluslararası platformda çıkış arayışlarının yanı sıra (bu çapta, ilk büyük organizasyonun başlangıcı olarak, Uluslararası Çağdaş Sanat Sergileri/1987), diğer bakış açısını bu kez, sanatı iki boyuta indirgeyen bir anlayışa yöneleceğiz.

Türk resim sanatı, özellikle seksenli yılların ikinci yarısından itibaren başlayan bir süreçte, kendi kendini tüm farklı kültürel değerler ve onların nüansları, form ve biçimleri ile çok yönlü düşünsel ve yaratıcılık boyutundan izole edip, kendini budamaya başlamıştır. Sanatımızın çagdaşlaşması, gelişimi, özgünleşmesi ya da özgürleşmesi anlamında, ısrarla bir çıkmaz-labirentin içine sürüklenmek istenmiştir.

Bunun sonucu olarak; bir dönemlerin en uçtaki “sağ” faşizan parti görüşleri ile en uç “sol” fraksiyon görüşlerinin çatışmalarına benzer, Türk sanatını katledici bir kimliğe ve ilkelliğe bürünen “figuratif resim çagdışıdır” ya da “figürsüz resim, insanı dışlar” keskinliğinde, sanki sanat bu iki karşıt yaklaşımdan ibaretmişçesine, resim dilinin “form, sözcük, imgelem, kavram, düşünce” boyutları iğdiş edilen bir noktaya taşınmıştır.

Bu genel çerçeve içerisinde bazı sanatçılar, galericiler, akademisyenler, eleştirmenler, iki karşıt grup haline geldi. Bunun sonucu olarak yapay bir “‘sanat pazarı” oluşturulmak istendi.

Bu gayretkeşlik, sanatın olağan arayış ve gelişimlerini kısırlaştırmada ve belki de “yapay sanat pazarı”nın gerçekleştirilmesinde, bir ölçüde başarılı da oldu.

Buna rağmen, bu gibi dalgalanmalar da, bir anlamda sanatı iki ana grupta oluşturmaya ve şekillendirmeye iterken, kendi çizgi, izlek ve arayışlarında “ödünsüz” olanlar da, dolaylı ya da direkt, olumsuz olarak etkilendiler.

Durum, üretimde bir değer yaratma kavgasından, karşılıklı söz-yazı düellosuna dönerek, günlük ucuz politikalara benzer bir seviyeye doğru aşağıya çekildi.

Bunun sonucu olarak da Türk resim sanatı, yarışta “ben de varım” deme yerine, kendini tırpanlayarak, çıkmaz kör tartışmalar içinde, çok değerli bir zaman dilimini yitirmiştir.

Ancak, gürültünün, kavganın çok olduğu ya da özellikle yaratıldığı evrelerde, “gerçek değerler” kendi gelişim ve üretimlerini sürdürmekten, elbette vazgeçmezler.

Bu anlamda bazı sanatçılarımız da, bu iki boyutlu kıskacın dışında kalmaya özen göstererek, gerek yurtiçi ve gerekse yurtdışı etkinliklerini sürdürmeye devam etmektedir.

Burada, sanatın bireysel özgünlük, özgürlük arayışı, “yalnızlığın” yeryüzündeki gerçek dostu ve “yaşamda tutunulacak en güçlü bir dal” olması düşüncesini önce savunup, sonra unutmuyoruz.

Aynı zamanda, sanatı bir ilgi alanı, bir uğraş, yaşamla ve kültürle sıcak bir ilişki, alışveriş ya da bir iç denge arayışı ötesinde, “sanat için yaşamak”, bir bakıma yaşamı ateş hattı üzerinde sürdürmektir de...

Sanat, bir meslek-üretim-yaratım-yaşama biçimi olarak seçildiğinde, sadece ürettiğinin gerçek nitelik ve değerleri ölçüsünde, dünya sanat tarihi içinde yer alabilmenin koşulları da, ayrı bir “yeryüzü labirenti” gibidir.

Benzer neden ve arayışlarla öncelikle, ülkesinde kendini kabul ettiren ya da mevcut koşullarla yetinmeyen ve kendine güvenen tüm sanatçılar, ilk fırsatta kendilerini dünya metropol şehirlerine, adeta gözü kapalı atmaktadırlar.

Bunun bedelleri elbette ağırdır ve kesin bir getirisinin de hiç garantisi yoktur. Ama bunu içinde hisseden sanatçı da, bir anlamda gözünü budaktan sakınmaz.

Her koşulda, sanatçının gerek kendi ülkesinde ve gerekse dünya sanal ortamında var olabilmesinin bedelleri, bazen bir yaşamın sonuna doğru, bazen kaybolduktan çok sonra, bazen büsbütün unutularak, çok nadiren de yaşamın genç dönemlerinde, bir başarı noktasını yakalamakla mümkün olmaktadır.

Bu gerekçelerle sanatta var olabilmek, labirentleri aşarak yeni bir boyut getirmek ya da labirentin içine yeni bir bölme eklemek, diğer bütün mesleklerden çok daha zordur.

Başarma olasılığı da, belki de yüzyıllık bir yaşamda, tüm dünya çapında bu anlamda tüm çaba gösterenlerin, en fazla yüzde biri kadardır.

Belki sadece bunun için bunca patırtı ve gürültü koparılmaktadır.

Çünkü, doğal olarak herkes ya o yüzde birin içerisinde yer almak istemekte ya da o yüzde birin rantından er ya da geç pay koparabilmek için uğraşmaktadır.

Bu anlamda, iç ya da dünya sanat piyasalarının oluşturduğu, gerçekte kendi içinde bin bir bölümü, hiyerarşisi, mali yetinme boyutu ve çıkmazı olan labirentlerin içerisinde, sanatçı da kaybolmak ya da boşuna bir çaba göstermiş olmak gibi bir tehlikeyle karşı karşıya kalmaktadır.

Ve zaman ve koşullar acımasızdır...

Bütün bunları bir şiddetli yağmur ya da sel suları gibi bir kerede silip süpürür. Yine bu nedenle, bu anlamda her tür sanata ithaf edilmiş tüm çaba, emek ve üretimler, kutsal sayılır.

Bu bölüme, Türk sanatının iç hiyerarşisinide, nitelik yaratım hiyerarşisi oluşturma kaygıları ile birlikte, çok dar olan bir alanda “kendi sanat pazarı”nı oluşturma çabalarına paralel geçen bir sürecin izdüşümleri düşüyor.

“Sanatin Labirentlerinde...” yazısı, sanatın iki, hatta tek boyuta indirgenme yaptırımcılığına bir tepki olarak gelişti.

Ayrıca sanatçı, akademisyen, eleştirmen ve sergi düzenleyicileri perspektivinden, sanat etkinliğine paralel ya da etkinlikten bağımsız olarak, farklı ana başlıklar altında 1987-1989 döneminde hazırlanan ve birçoğu çeşitli sanat dergilerinde yayımlanan soruşturmalar da, aynı anabaşlık altında değerlendirildi.

Özellikle, görsel sanatlar üzerine yoğunlaştırlmış bu soruşturmalar ile, aynı zamanda “yaratma”, “kendini aşan” ya da adeta bir polemik arenasındaki söz düellosuna benzer “atışma”yı izleyeceksiniz.

Bununla beraber, sadece “kendi kendini” değil, sanatında da aşan veya yurtiçinde etkin sergiler açan ve sanattaki bu kutuplaşmaya katılmayan yorumlar da, soruşturmaların bir üçüncü boyutunu oluşturuyor.

(Küçükyalı, Mayıs 1995)


(c)Bircan ÜNVER, Işık Binyılı, ISIKBINYILI.ORG - Sanatın Labirentlerinde, Ağustos 2008

© Ağustos 2008, IşıkBinyılı

© IŞIK BİNYILI e-dergisi; The Light Millennium bunyesinde kamu yararına ve kamu tarafından desteklenen yayıncılık ilkesiyle, 17 Temmuz 2001 tarihinde, Bircan Unver tarafindan, New York'ta kurulmuştur. Vergiden muafiyet statusune (501, (c) (3) ise 17 Temmuz 2001 tarihinden gecerli olmak uzere hak kazanmıştır. Bu sitenin içeriği kurucularinin izni olmaksızın kopyalanamaz. Sitenin tum icerigi "The Light Millennium"a aittir. Uluslarası telif hakları kanunlarıyla korunmaktadır ve her hakkı saklıdır."
Genel Yayin Yonetmeni: Bircan Unver
The Light Millennium'un Ingilizce sitesinin cizgisinde; Tasarlayan ve Geliştiren Bali & Bali Works

Bali & Bali Works